Editörler

Suderin Murat
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Meryem Akköse
Yağmur Dolkun
Bülent Irkkan
Elif İnan
Nejat Kutup
Mahmut Özturan
Doğanay Sevindik
Zeynep Şişman
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Tanrıların Tahtına Yolculuk Işıl Ören

NEPAL, MAYIS 2008

Sevgili Macera Severler,
2008 yılı Mayıs ayında Nepal'de gerçekleştireceğimiz trekking ve dağ etkinlikleri ile ilgili sizlere iki güzel haber iletmek istiyoruz. Hem "Everest Base Camp Trek" hem de "Island Peak Zirve" programlarını peş peşe gerçekleştireceğiz.

İkinci haber, bu iki geziye Tunç Fındık'ın katılacağı da kesinleşti. Everest'in zirvesine iki kez çıkan, beşyüzün üstünde dağa tırmanmış, efsanevi bir dağcının bizlerle birlikte olması bu geziyi daha da özel kılacak. Gerçek bir Himalaya fatihi ile bu görkemli dağların arasında geçen bir geziye katılmak bir ayrıcalık halini aldı. Island Peak programına katılanlar da böylece zirveye giden yolları Tunç ile birlikte katedecekler. EXPLORER


Dağcıların hac yeri, dünyanın damı Himalayalara düzenlenen bu tura; hem Ertuğrul Melikoğlu, Everest’e iki defa çıkmış yaşayan efsane Tunç Fındık ve Mustafa Kalaycı’nın ilk kez birlikte rehberlik etmeleri, hem de mayıs ayında yani Everest’e çıkış sezonunda olması nedeniyle yoğun ilgi vardı. Doğal olarak bu tur haberini ben de göz ardı edemedim. İki haftalık ana kampa mı gideyim, yoksa adını ilk defa duyduğum zirveli üç haftalık tura mı katılayım diye papatya falına bakarken son anda grubun motivasyonu ile zirveli programa kaydoldum. 2 Mayıs’taki Bahreyn gecelemeli uçuşun ardından 3 Mayıs’ta Katmandu havaalanında bizi Ertuğrul, Tunç ve Ahmet ağabey karşıladı. Biz, toplam 29 kişi, Everest ana kamp turuna katılan en kalabalık Türk grubu ünvanını ele geçirdik.


İstanbul’da buluşup Gulf Air’in Bahreyn konaklamalı uçuşlarının ardından Katmandu’ya indik. En yüksek bütçeli ve en sıradışı mimari yapılar, en yüksek gökdelenler konularında yarışan, ama havaalanı dökülen yapay şehir Bahreyn’den sonra Katmandu çok daha samimi geldi bana. Havaalanına iner inmez yerel rehberlerimiz boynumuza çiçekten kolyeler takarak bizi sıcak bir şekilde karşıladılar. Akşam saatlerinde iki minibüse doluşarak, Ahmet ağabeyin ön bilgilendirmesiyle –kendisi bir haftadır buralarda vakit geçirmekten bunalmış- ve meraklı gözlerle etrafı idrak etmeye çalışarak otelimize vasıl olduk.




Nepal, kuzeyde Çin, güneyde de Hindistan’ın arasında kalan, 147.000 km2 alana sahip bir güney Asya ülkesidir. Kuzeyde Himalayalar, güneyde de ormanlık Terrai bölgesi ile çevrelenmiştir. Yaklaşık olarak 29 milyon nüfusu olan Nepal’de halkın büyük bölümü tarımla uğraşmaktadır. Ülke halkının %80’ i Hindu'dur. Nepal kendini dünyanın tek hindu krallığı olarak tanıtır.



(Ancak biz Himalayalarda arz-ı endam ederken, yönetimde pek söz sahibi olamayan kral, Mao yanlısı grubun baskısına dayanamayarak ülkeden kaçmak zorunda kalmış ve Maocular yönetimi ele geçirmişlerdir.) Nepal’de çok sayıda etnik grup bulunmakta ve çok çeşitli dilden konuşulmaktadır. Devletin resmi dili Nepalcedir. Başkent Katmandu, 1.5 milyon nüfusu ile Nepal’in en gelişmiş ve en büyük şehridir. Kişi başına düşen milli gelirin 240 dolar olduğu Nepal, dünyanın en fakir ülkeleri arasında gösterilmektedir. (Kaynak: Wikipedia)

Havaalanından turistik Thamel bölgesinde yer alan otelimize doğru giderken karanlıkta görebildiğim kadarıyla Katmandu, hem bisiklet, motosiklet, otomobil, hem de insan trafiğinin seyrettiği dar ve tozlu sokaklarıyla kalabalık bir Asya şehriydi. Otelimiz, buranın en iyi otelleri arasında sayılabilecek cinstendi. Ancak elektrik sürekli kesilip kısıtlı jeneratör imkanıyla aydınlatma sağlandığından ortam genelde loştu. Ülkede enerji üretimi konusunda ciddi darboğaz yaşandığı besbelliydi. Öyle ki, Katmandu’da gerek şehirde gerekse dağda nereye gitsek elektrik ve temiz su yokluğu ile karşı karşıya kalıyorduk.


Otele yerleşip lobide Ertuğrul’un genel bilgilendirme amaçlı toplantısına katıldıktan sonra akşam yemeği için -daha sonra sabah kahvaltıları için de gitmeyi bir gelenek haline getireceğimiz- the Northfield Restaurant’a gittik. Burası otelimize yaklaşık 100mt uzaklıkta, bizdeki nostaljik çay bahçelerini andıran bir açık hava lokantasıydı ve ‘U’ şeklindeki büyük masa bizim için hazırlanmıştı bile. Türk rehberlerimizle birlikte toplam 29 kişiydik. Ancak gruptaki Island Peak ekibi dışında kalan diğer kişileri tanımıyordum. İlk defa böyle bir ekspedisyona bu kadar kalabalık bir ekiple gidiyordum. Katılım muazzamdı; Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Bursa, Mersin, Fethiye gibi Türkiye’nin dört bir yanından gelen, 25-55 yaş arası, doğa ve macerasever bir aradaydık.

Bol baharatlı, porsiyonu büyük ve lezzetli akşam yemeğimizi, restoranın mütevazı sahnesinde sergilenen geleneksel müzikli dans eşliğinde ve oldukça geç bir saatte yedik. Renkli ışıkların, yüksek sesli canlı müziğin pencerelerinden dışarı taştığı loş rock barların arasından ve sağda solda çocuk denecek yaşta gençlerin yerlerde uzandığı karanlık sokaklardan geçerek otelimize döndük. Ertesi gün otelde bırakacağımız, yürüyüşte yanımıza alacağımız ve taşıyıcılara vereceğimiz çantalarımızı ayrı ayrı hazırlayıp sabah 4.00’te uyanmak üzere uykuya daldık.


3. gün (04.05.2008)
Sabah 4.00’te uyandık. Çünkü saat 7.00’de kalkan, Lukla’ya giden uçağa yetişmek zorundaydık. Büyük ihtimalle, önceki akşam yemeğinden kalan sebze ve etten mamul sıcak yemeklerden oluşan kahvaltıya pek itibar etmeden, minibüslerle havaalanına transfer olduk. Oldukça kalabalık olan havaalanında, bir hengame içinde organize olarak, ellerimize tutuşturulan halk otobüsü biletlerini andıran yeşil/pembe uçus kartlarımızla haremlik – selamlık güvenlik kapılarından geçtik ve yine aynı hengame içinde pırpır diye tabir ettiğimiz uçaklara biniverdik.


Meğerse biletlerdeki renk farkı, erkek – kadın ayrımından değilmis :) Aynı anda dolup  peş peşe kalkacak uçakların ayrımını yapmak içinmiş. Sevimli hostesimiz bize tepsi içinde birer şeker ve ikişer parça pamuk sunarak yanımıza oturdu. Bindiğimiz uçaklar dolmuş gibi, 10-15 kişi kapasiteli, pilotları yarı açık kabin perdesinden izleyebiliyoruz, kabin basıncı yok, dağıtılan pamuklar motor sesine karşı kulağa tıkılıyor, dağların arasında uçarken heyecanlanıp kan şekerimiz düşerse hostesimizin verdiği şeker imdadımıza yetişiyor. Kendimi biraz daha zorlasam Indiana Jones filminin setinde hissedeceğim.


Motor çalışır vaziyette iken uçağa biniyoruz ve bir anda ne olduğunu anlayamadan havalanıyoruz. En arkada, orta koltukta oturduğum için hangi pencereye bakacağımı şaşırıyorum. 6000-7000 metrelik dağların arasında, alçak irtifada uçuyoruz, manzara muhteşem. Ormanlık dağlar, tepeler, vadiler, dağ köylerinden geçiyoruz. Kah bulutların arasında kah altındayız. Uzansam dağlara dokunacak gibiyim.


Manzarayı seyretsem mi, yoksa fotoğrafını mı çeksem derken 40 dakikanın nasıl geçtiğini anlayamadan Lukla’ya iniyoruz. Burası dağların arasına yapılmış, dünyanın en ilginç ve bir o kadar da tehlikeli havaalanı. Zira uçağımız uçurumdan başlayıp 100-150 metre devam eden rampa şeklindeki piste iniyor, sonra sola dönüp pıt diye duruyor. İnmiyor, adeta konuyoruz piste. Uçağa binerken yaşadığımız hengameye benzer bir hengame içinde uçaktan inip havaalanından adeta kovalanıyoruz. Alanı çevreleyen tel örgülerin arkasındaki büyük kalabalık bizi karşılamaya gelmiş.


Çok geçmeden bu insanların taşıyıcılık yapmak için geldiklerini öğreniyoruz. Dağ ve doğa turizmi buranın en büyük geçim kaynağı; taşıyıcılık ise en önemli ekmek kapısı. Dağların arasındaki tüm yerleşimler hep insan sırtında yükselmiş. Aslında çok ucuz bir şehir olan Katmandu’dan sonra Lukla ve bundan sonra gideceğimiz dağ köyleri mahrumiyet alanı sayılıyor. Her şey insan sırtında buralara geldiği için, şişe suyundan dolar kuruna kadar, fiyatlar irtifa ile orantılı olarak artıyor.


Sabah 8.00 sularında vardığımız Lukla’da önce Everest Lodge’da çay kahve içip (ki daha sonra bu bizim rutinimiz olacak) kasabada bir tur attık. Değil teknik donanım, elektrik ve sudan bile yoksun olan bu dağ köylerinde hayat tamamen dogaya endeksli olduğundan sabahları erken kalkılıp işe koyulunuyor, akşamları da erken yatılıyor. Döviz bürosu açılmasa da esnaf kepengini açmış, dağcı ve trekcilerin kullandığı rengarenk malzeme ve giysiler yol üzerinde görücüye çıkmıştı.


Taşıyıcılar sırtlarında küfelerle beklemede, okul çocukları okul yolunda, küçük çocuklar ise ortalıkta koşup oynuyorlardı. Lukla’nın yegane sokağında ortam keşif yapıp fotoğraf çekmek için idealdi. Yürüyüş için son hazırlıklarımızı yapıp hurçlarımızı taşıyıcılarımıza teslim ettik ve saat 9.30 gibi gerekli malzemelerimizin olduğu sırt çantalarımızı yüklenip yola koyulduk.



İlk gün işimiz kolaydı. 2800 metreden 2500 metre irtifadaki Phakding’e inecektik. Pırıl pırıl bir havada, bizim Karadeniz coğrafyasını andıran orman ve dağ manzaraları eşliğinde, genelde yokuş aşağı olan bu rotayı dört saatte tamamladık. Tam Phakding’e girerken yağmur başladı ve lodge’a girdiğimizde sağanağa dönüştü. Burası Everest’ten gelen nehrin geçtiği bir vadiydi.


Yürüyüş sırasında mola verdiğimiz kamp yerleri; trek ve dağcılara yönelik, yemek ve konaklama ihtiyacını gören, “lodge” denen misafirhanelerin bulunduğu dağ köyleriydi. İlk defa bir ekspedisyonda çadır yerine, bu tarz baraka tipi misafirhanelerde kalıyordum. Bunlar, genellikle yerel taştan dış duvarları, kontrplak bölmeli iki kişilik odaları, ortak tuvaletleri ve lodge’u işleten kişilerin akşamları kaldığı ortasında soba kurulu genişçe yemek salonu olan yapılardı. Yemek bu salonlarda, okul sırasını andıran tahta masalarda yeniyordu. Phakding’de kaldığımız lodge’un çok güzel manzarayı gören geniş camlı bir salonu vardı.


Ancak susuzluktan dolayı ortak tuvaletleri çok pisti. Bu kadar sağanak yağmurun olduğu, muson mevsiminde üç ay boyunca sellerin götürdüğü, nehirlerin çağladığı memlekette, dağlık coğrafya ve sert iklime uygun teknoloji yoksunluğundan dolayı elektrik de su tesisatı da yoktu. Taşıma su ile hayatlarını idame etmeye çalıştıklarından hijyen büyük sorundu.


Yürüyüş sonrası kurt gibi acıktık, menülerden sipariş ettiğimiz yemekler ancak üç saat sonra gelebildi. (ki ilerde bu matbu menülerin genelde göstermelik olduğunu anlayacaktık) Aynı anda 29 kişinin verdiği çeşit çeşit yemek siparişi karşısında organize olamayan mutfak ekibi kitlenip kaldı. Her ne kadar Ahmet ağabey olaya el atıp servisi bizzat kendisi yapsa da çoğu insan ya memnun kalmadı ya da aç kaldı. Bu ilk başarısız deneyimden sonra yemekleri iki üç saat önceden tek menü şeklinde sipariş etmeye karar verdik. Menümüz hazır çorba, bizdeki ince bazlamanın karşılığı olan capati, haşlanmış makarna ile dönüşümlü olarak “fried rice” denen sebzeli/yumurtalı kavrulmuş pilav (ki ikinci günden itibaren bu yemeğin adını bile duyduğumda midem bulanmaya başladı!) ve haşlanmış patatesten oluşuyordu.


4. gün (05.05.2008)
Bundan sonraki her gün yapacağımız gibi sabah erkenden kalkıp taşıyıcılara vereceğimiz hurçlarımızı ve sırt çantalarımızı hazırlayıp 07.30 gibi kahvaltıya iniyor, 8.00-8.30 gibi bir sonraki kamp yerine gitmek üzere yola çıkıyoruz. Önceden planlanan, saat gibi işleyen bir düzenimiz var; kendimi kurulmuş oyuncak gibi hissediyordum.


Bize söylenen şeyleri periyodik bir şekilde tekrarlıyorduk. Sabah erkenden kalk, tulumunu topla, hurcunu ve çantanı hazırla, kahvaltını yap, bol çay ve su iç, tek sıra halinde yürüyüşe geç, saat başı mola ver, ihtiyaç gider, ye, iç, in, çık, arada fotoğraf çek, yine yemek ye, su iç, yürü. Bir döngü... Aslında bunun iyi bir tarafı da vardı.




Kafayı boşaltmaya birebir etkinlik. Her şey senin için düşünülmüş ve planlanmış; sana sadece söyleneni yapmak ve doğanın tadını çıkartmak kalıyor. Deneyimli rehberlerimizin tavsiyelerini dinleyen, kendine söylenenleri yapan uslu bir kırkayak gibiydi grubumuz. Kalabalık ancak gayet uyumlu... Zamanla sohbet edip tanıdıkça birbirimizle de kaynaştık. Herkesin kendince bir düzeni ve hayatı vardı; işinden, eşinden, zamanından fedakarlık ederek farklı beklentilerle gelmişti buraya.



Bu arada bize hizmet eden, rehberlik, taşıyıcılık ve aşçılık yapan bir sherpa ordumuz vardı. Kısa boylarına ve kendi ağırlıklarından çok yük taşımalarına rağmen şaşılacak derecede güler yüzlü ve kendileriyle barışıktı bu insanlar. Her gün “dalbat” denen etli ve mercimek soslu pilav yeseler de bıkmıyorlardı. Sürekli aralarında gülüşüp şakalaşıyorlardı. Çok basit, ancak gerçekten de ağır şartlar altında yaşıyorlardı; onlardan öğrenecek çok şeyimiz vardı...


Bugün yolumuz uzundu, 2550 metreden kuş uçuşu 10 km mesafede olan ve 3440 metre irtifadaki Namche Bazaar’a gidecektik. Kah akan nehir boyunca, kah orman içinde, bol bol asma köprülerden ve mavi yeşil çatılı taş evlerin bulunduğu dağ köylerinden geçerken, dua bayraklarıyla donanmış mani taşlarıyla bezeli yollarda yürürken zamanın geçtiğini anlamak ya da yorgunluk hissetmek mümkün değildi.


Ben böyle içinde insan ve yerel kültür olan doğa turlarına bayılıyorum. İnsanın hiç sıkılmaya fırsatı olmuyor. Her an karşına farklı bir manzara çıkıyor. Bir yandan 3000-4000 metrelerde bile ağaçların ve rengarenk bitkilerin fışkırdığı dağların, vadilerin ve gökyüzünün sürprizleriyle sürekli seni ti’ye aldığı büyüleyici bir doğayı keşfediyorsun, bir yandan da günlük telaşesi içindeki yöre insanının hayat akışını en doğal haliyle izleme şansına sahip oluyorsun.


Dağ köylerinden geçerken her an karşına bahçesiyle ilgilenen bir çiftçi, çocuğuna bakan bir kadın, evlerinin önünde oynayan küçük çocuklar, saçlarını yıkayan bir genç kız, tapınağa koşturan rahipler, kereste kesen marangoz, inşaatta çalışan köylüler çıkabiliyor. Bu manzaralar en çok Phakding, Namche Bazaar ve Tengboche arasında karşımıza çıkıyordu.



Phakding’den Namche Bazaar’a bu düşünceler ve şahane manzaralar eşliğinde gidiyorum. Öğlen Sagarmatha Milli Park’ı girişinde kontrolden geçip (ki bunu fark etmedik bile) Jorsale denen şahane dağ, orman ve şelale manzaralı bir tesisin terasında öğle yemeği molamızı veriyoruz.


Yavaş yürüyüş temposu ile Namche Bazar’a saat 16.45 gibi varıyoruz. Kasabanın giriş kapısından geçip dua tekerleklerini çeviriyoruz ve karşımıza büyük bir Stupa çıkıyor; Buda’nın gözü üzerimizde!



Manzara büyüleyici, dağların doğal olarak oluşturduğu yarım ay şeklindeki geniş bir çanağa kurulmuş bir kasaba var karşımızda. Bütün evlerin, teraslanan toprak düzlüklerin, bahçelerin, dükkanların, sadece yayan ulaşılan bu yerde insan sırtında ve insan eliyle yapıldığını düşünmek inanılır gibi degil! Oldukça yorgun olmamıza rağmen yine bir “Explorer klasiği” yaşıyoruz; konaklayacağımız Khumbu Resort Hotel yamacın en tepesinde! Ancak dik merdivenlerden son bir güçle çıkıp 3440 metredeki otelin geniş terasına vardığımızda buna değdiğini görüyoruz. Zira tüm kasaba ayaklar altında, karşımızda ise akşamüstü inen bulutlar arasından kutsal Kusum Kanguru (6367 metre) dağı bize göz kırpıyor.


Üç katlı otelimize yerleşip en üst kattaki nefis manzaralı yemek salonunda sıcak bir şeyler içtikten sonra Island Peak programından beş arkadaş yukarı doğru yürüyüşe çıkıyoruz. Yerleşim bulundugumuz noktada bitse de yol yukarı doğru basamaklar halinde çıkıyor. Biz de yolu yavaş yavaş takip ediyoruz. Tabelalar bizi bir müzeye doğru yönlendiriyor; ancak müze, etrafı tel örgüyle çevrili askeri alanda. Buranın yasak bölge olduğunu nöbetçi askerden öğrenince geri dönüyoruz. Hava kararmış, bulutlar iyice aşağılara inmiş, dağların arasında, sis perdesinin altındaki evlerin pencerelerinden süzülen ışıklarıyla ayaklarımın altında uzanan bu dağ kasabası kendimi dünyadan tamamen kopuk bir yerlerde, adeta bir masal alemindeymiş gibi hissettiriyor.


Akşam yemeğinin ardından Tunç’un tavsiyesi ile ertesi gün civardaki Khumjung köyüne gitmeye karar veriyoruz. Öğleden sonra da malzeme ihtiyacımızı karşılamak için dükkanlardan alışveriş yapma imkanımız olacak. Namche Bazar’ın internet, telefon, duş gibi ihtiyaçlarımızı karşılayabileceğimiz en donanımlı yer olduğunu daha önceden duyduğumuz için bu fırsatı hemen değerlendiriyoruz.

5. gün (06.05.2008)
Sabah kahvaltısının ardından saat 08.00 gibi Khumjung köyüne doğru yola çıkıyoruz. Yol oldukça dik, çok hızlı irtifa almamak için yavaş hareket ediyoruz; yoksa vücudumuz ani irtifaya ters tepki verebilir. Gündüz gözüyle pırıl pırıl havada Namche Bazar yukarıdan nefis görünüyor. Dik etabı bitirdikten sonra bir süre havaalanı olarak kullanılmış olan, oldukça geniş toprak bir düzlüğe varıyoruz. Burası acil durumlar dışında artık havaalanı olarak kullanılmıyor. Burada trekcilere yönelik birkaç tesis var.


Bu arada yanımızdan sırtlarında rulo halılar taşıyan sherpalar geçiyor. İbret ve hayret içinde izliyoruz. Sırtımızdaki hafif çantalarımız, sağlam botlarımız ve giysi donanımımızla zorlanarak yürüdüğümüz bu yollarda genç ve yaşlı sherpalar hiçbir teknik donanımları olmaksızın inanılmaz yükler taşıyarak bizi solluyorlar.


Khumjung, yeşil çatılı, granit duvarlı, ahşap pencereli evleriyle doğayla yüzde yüz uyumlu, sevimli bir dağ köyü. 3780 metre irtifada, hafif eğimli bir dağ yamacına kurulu bu köye dua taşları arasından girip sherpalarımızın göğüsleri kabararak gösterdiği okulu ziyaret ediyoruz.





Everest’e ilk çıkan Sir Edmund Hillary’nin yaptırdığı bu okul oldukça donanımlı, ingilizce eğitim verilen, kütüphane ve bilgisayar laboratuvarlarının bulunduğu, civar köylerden de öğrencilerin geldiği önemli bir eğitim yuvası. Bahçede beden eğitimi dersine katılan, sınıflarda ders yapan öğrencilerin fotoğraflarını çekmemize izin veriliyor. Sıcak duygularla ayrıldığımız Khumjung’dan Namche Bazar'a öğlen



dönüyoruz ve ilk işim duşa girmek oluyor. Çünkü 13-14 gün boyunca, yani dağdan inene kadar duş alma imkanım olmayacak. Bu tür ekspedisyonların en kötü tarafı da bu! Öğle yemeğinin ardından alışveriş yapmak için kasabaya iniyoruz. Dükkanlarda aklımıza gelebilecek her türlü dağcı malzemesini oldukça iyi fiyatlara bulmak mümkün. Katmandu’da fiyatların daha da uygun olduğunu duyduğumdan sadece gerekli malzemeleri satın alıyorum. Dağ sezonunun en yoğun zamanı olduğu için Ertuğrul ve ben ayağımıza uygun plastik bot bulmakta güçlük çeksek de nihayet bot bulup kiralıyoruz ve akşam saatinde otelimize dönüyoruz.

6. gün (07.05.2008)


Sabah aynı kalkış ve hazırlık faslından sonra Tengboche’ye doğru yola koyuluyoruz. Solumuz yamaç, sağımız uçurum, aşağısı derin bir vadi ve bu derin vadide Everest tarafından gelen DudhKoshi nehri çağlıyor. İki insanın yan yana zor geçebildiği dar patikada sık sık yaklara ve taşıyıcılara yol vererek yürüyoruz.




Kıvrılan derin vadi üzerinde merhale merhale yükselen ormanlık tepeleri ardımızda bırakıp karşımızdaki karlı zirvelere doğru ilerliyoruz. Zaman zaman yolumuza çıkan stupalarda (Stupa; Budistlerin etrafında ibadet ettikleri, üzerinde Buddha'nın gözleri olan, taştan bir nevi mescit) ihtiyaç ve fotoğraf molaları veriyoruz. Müthiş bir coğrafya! Karşı tepelerde doğanın koynunda köyler görünüyor, hatta Tengboche’yi bile uzaktan seçebiliyoruz; ancak önce derin vadiyi katetmemiz gerekiyor.



Bir süre Namche irtifasında yürüdükten sonra 3250 metredeki vadiye iniyoruz. Öğle yemeğimizi bu vadide, Phunki Tenga’da, nehir kenarındaki tesiste yiyoruz.


Buraya, nehrin geçtiği eğimli yol üzerine içinde dua tekerleklerinin bulunduğu kulübeler yapmışlar. Dua tekerlekleri, nehrin suyu aktıkça doğal olarak değirmen misali dönüyor; böylece Budist inanışına göre tekerleklerin etrafına sarılmış olan kağıtlardaki dualar havaya karışarak doğaya iyilik ve güzellik yağdırıyor. Yemeğin üstüne hatırı sayılır bir tırmanışa geçiyoruz. Fiks menü haline gelen bir tabak dolusu patatesi yiyip tok karnına öğle sıcağında bu kıvrılarak yükselen dik yokuşu tırmanmanın tek dayanılır tarafı, şahane bir ormanlık alanda, Rhododendron denilen koyu pembe, kırmızı renkli orman güllerinin arasından geçiyor olmamız.



Fonda dağ manzarası, önümüzde renk renk orman gülleri, bir yandan tırmanıyor bir yandan da müthiş bir görsel ziyafet çekiyoruz. 17.30 gibi 3860 metre irtifadaki Tengboche’ye varıyoruz. Burası misafirhanesi oldukça mütevazi, ancak manastırı büyük ve gösterişli olan bir dağ köyü.


Yöreye özgü mimarinin en güzel örneklerinden biri, belki de bu irtifada tek olan ve köye ismini veren Tengboche manastırı, tapınağın girişinde yazılana göre, 17. yüzyılda buraya gelen önemli bir Budist rahibin kaya üzerindeki ayak izi üzerine kurulmuş. Tapınağın çok dingin bir ortamı var.


O gece, Tuğrul ağabeyin verdigi kulak tıkaçları sayesinde ilk defa rahat ve deliksiz bir uyku uyuyabiliyorum. Odaların iç bölmeleri o kadar ince ki, kulak tıkacı takmasam sadece oda arkadaşımın değil, yan odada kalanların bile en ufak sesi uykumu kaçırmaya yetiyor.

7. gün (08.05.2008)


Sabah kahvaltısından sonra pırıl pırıl bir havada, Everest dahil meşhur 8000’liklerin ve 6856 metrelik Amadablam’ın verdiği görsel ziyafeti çekiyoruz. Açık, bulutsuz masmavi gökyüzü altındaki büyüleyici zirveler ve renkli manastır bize asla kaçırılmayacak pozlar veriyor. İyi ki burada Everest’i görüyoruz; zira bir daha bize yüzünü göstermeyecek.


Yine yollara koyulup 4410 metredeki Dingboche’ye doğru ilerliyoruz. Yine orman gülleri ve ağaçlar bize eşlik ediyor. Köylerdeki eğimli arazi, setler halinde düzenlenerek, taşları ayıklanmış ve düzleştirilerek tarım alanı haline getirilmiş. Yolda inşaatı devam eden yapılar görüyoruz; zira karlı kış ile Muson mevsimi arasindaki bu zaman dilimi, en çok faaliyetin olduğu dönem.


Öğle yemeğimizi Pangboche’de yiyoruz ve 17.45 gibi bu turda en fazla geceleyeceğimiz yere, Dingboche’ye varıyoruz. Daha sarp ve kara bir coğrafyaya geldiğimizi hissediyoruz artık. Meydanında cami olan tipik köyler misali, burada da her köyde büyükçe bir stupa var. Dingboche daha çok dağcı ve trekcilerin yolu üzerinde olduğundan burası, onlara hizmet veren misafirhanelerin bulunduğu bir yerleşim. Lodge isimleri dikkatimi cekiyor: Bright Star, Valley View, Island Peak View... Tamamen doğa ve dağ görüntülerine uygun isimler. Biz Dingboche’ye tepeden bakan Valley View Lodge’da kalıyoruz.


8. gün (09.05.2008)
Bu sabah lodge’un arkasında yükselen Nangkar Tshang tepesine bir aklimatizasyon tırmanışı yapacağız. Bu arada ilk defa Island Peak zirvesini görüyoruz.


Her ne kadar çevresindeki karlı 8000’likler arasında mütevazi görünse de, sivri uçlu kara kaleme benzeyen zirvesi epeyce caydırıcı duruyor!
Aklimatizasyon için Lodge’un arkasından tırmanışa geçiyoruz.


Tepeye vardığımızda karşımıza çıkan büyük stupada mola veriyoruz; Tunc bize bulunduğumuz yeri ve çevredeki zirveleri tanıtıyor. Bir açıp bir kapatan rüzgarlı havada çok ağır tempoda tırmanıyoruz. Bulutların arasından bize göz kırpan 6000-7000’lik zirvelerin içinde en etkileyicisi olan Amadablam, tüm ihtişamı ile karşımızda. Güzelliğini hiç esirgemeden, cömertçe, şahane pozlar veriyor bize.


Sherpalarımızın uyarısıyla, tırmanış sırasında, bizden önce buradan geçen kar leoparının topraktaki ayak izlerini fark ediyoruz. 4750 metreye vardıktan sonra inişe geçip lodge’a geri dönüyoruz. Öğleden sonra dinleniyorum. Bazılarımız kasabadaki Dragon Pool Bar’a gidip Reggae müziği eşliğinde bilardo oynamış. Bense lodge’un önündeki inşaatı izliyorum ibretle. Taş ustasının bir günü, üç tane granit duvar bloğunu ebatlamakla geçiyor. Burada hayat bu şekilde ağır çekim ilerliyor...

9. gün (10.05.2008)
Sabah 8.30 gibi Dingboche’den ayrılıp Lobuche’ye doğru yola koyuluyoruz. Amadablam’ı ardımızda bırakıp Himalayalar’ın görkemli zirveleri arasından, And dağlarının Horcones vadisini andıran vadi boyunca yürüyoruz.


Öğle yemeğimizi Dhukla’da yiyip akşam saatlerinde 4910 metredeki Lobuche’ye varıyoruz. Burası vadi içinde birkaç lodge’dan ibaret bir yerleşim. Kaldığımız lodge, konakladığımız yerler arasında en derme çatma olanı. Yemek salonundaki tezek yanan soba, havayı öyle kirletiyor ki, nefes alınacak gibi değil. Allahtan soba söndürüldü de rahat bir nefes alabildik ve akşam yemeğinin ardından erkenden yattık. Sonraki günler uzun ve yorucu olacaktı zira.

10. gün (11.05.2008)
Sabah erkenden aynı vadi boyunca yürüyerek karşımızda 7165 metrelik Pumori ve sağımızda Himalayalar’ı izleyerek öğle saatlerinde 5140 metredeki Gorakshep’e varıyoruz.


Kalapatthar tepesinin hemen dibindeki bu kamp alanında öğle yemeğimizi yiyip 13.30 gibi Everest Ana Kamp’a doğru yola çıkıyoruz. Burada 29 kişilik gruptan kopmalar oluyor, bazı arkadaşlar kendilerini iyi hissetmedikleri için lodge’da kalıyorlar. Grubun diğer yarısı, bol iniş çıkışlı ve yarısından sonra kayalık, düzensiz, doğru düzgün patikası olmayan bu yorucu yolu tamamlamayarak geri dönüşe geçiyor.


Sağımızda bulutların kapattığı karlı Himalaya zirveleri ve hemen dibimizde uzanan,  yeşil renkli göllerin bulunduğu Khumbu buzulu muhteşem görüntüler veriyor. Ana kampa yaklaştıkça hava iyice bozuyor ve kar serpiştirmeye başlıyor. Bu noktada da gruptan kopmalar oluyor ve grubun bir kısmı da buradan Gorakshep’e geri dönüyor. Geri kalan bizler, Khumbu buzulunu aşarak saat 16.30 gibi Base Camp’a varıyoruz.


Burası onlarca irili ufaklı çadırın geniş bir alana yayıldığı bir çadırkent. Ancak kötü havadan mıdır bilemiyorum, en ufak bir hayat belirtisi yok. Fazla sorgulamadan, zaten oldukça yorgun olduğumuz için ve de bizi uzun bir dönüş yolculuğu beklediğinden kısa bir atıştırma ve fotoğraf molasından sonra hemen geri dönüşe geçiyoruz. Uzun ve yorucu bir yürüyüş sonunda akşam karanlığında, 19.30 gibi Gorakshep’e varıyoruz. Bol sarmısaklı çorba ve açık çay içip yemek yemeden kendimi yatağa atıyorum.

11. gün (12.05.2008)
Sabah 8.45 gibi Kalapatthar’a çıkışa geçiyoruz. Kalapatthar Nepalce “kara kaya” demekmiş. Hakikaten de karlı, açık gri renkli dağların arasından siyah rengiyle fark edilen bu tepe, Everest zirvesini en iyi gören yermiş. Zirvenin hemen dibinde, az rüzgar alan korunaklı bir yerde bir şeyler atıştırıp kaz tüyü anoraklarımızı giyiyoruz. Kayalık alanı 15 dakikada tırmanarak 5550 metre yüksekliğindeki dua bayraklarıyla donanmış zirveye, ağır ağır yükselerek 2.5 saatte çıkıyoruz.


border="0">

Bol bol fotoğraf çekerek havanın açmasını beklesek de nafile; Everest yüzünü göstermiyor. Biz de hemen arkamızda, uzansak dokunacakmışız gibi duran kız kardeşi, heybetli Pumori’nin manzarasıyla yetinip inişe geçiyor ve bir saatte Gorakshep’e varıyoruz. Öğle yemeğinin ardından 14.30 gibi Dingboche’ye doğru yola çıkıyoruz.


Bir ara Dhukla’da çay molası verip hızlı bir şekilde yürüsek de, kalabalık grupla ancak akşam 20.20 gibi Dingboche’ye varabiliyoruz. İki gündür çok yorulmuşuz. Geç saate, geceye kalmamız önce grupta huzursuzluk yaratsa da, ayın ve sayısız yıldızın altında, Everest’in yüzünü göstermeyen cimri bulutlar dağılıp da Himalayalar’ın karlı zirveleri ve güzel Amadablam kendini göstermeye başlayınca, tüm yorgunluğumuzu unutup kendimizi bambaşka bir boyutta hissediyoruz.


Bu arada Dingboche’ye önden giden Dorje isimli sherpa meraklanıp bizi karşılamaya geliyor. O gece tüm grubun bir arada olduğu son gece oluyor. Ertesi sabah Base Camp grubu dönüşe geçecek, Island Peak grubu ise Chukhung’a doğru yola devam edecekti. O kadar yorgunuz ki, bu son gecemizde birlikte bir şeyler yapmak yerine yemeğimizi bile zor yiyip hemen yatıyoruz.


12. gün (13.05.2008)
Sabah kahvaltı sonrası Base Camp grubuyla vedalaşıp Island Peak grubu olarak açık ve güneşli havada kahve keyfi yapıyoruz.


21 kişi Mustafa’nın rehberliğinde inişe geçince biz, Ertuğrul ve Tunç’un rehberliğinde toplam dokuz kişi kalıyoruz. Son iki yorucu günün ardından bugünkü programımız hafif; 10.15 gibi Chukhung’a doğru yola koyuluyoruz. 4730 metredeki Chukhung kampına 2.5 saatte varıyoruz.


Bir yandan yakıcı güneş, bir yandan hafif kar serpiştiren açık ama rüzgarlı havada, bizi kuşatan müthiş dağ manzaraları eşliğinde bol bol çay içip sohbet ediyoruz. Burada Chukhung Ri (5550m.) ve Island Peak’e (6189m.) gelen diğer Fransız, Alman ve Israilli dağcılarla tanışıp sohbet ediyoruz.


Şu ana kadar ne bir rahatsızlık hissediyorum ne de iştahsızlık ve uykusuzluk çekiyorum. Ancak bu sabah, tam da zirve arifesinde boğaz ağrısı ile uyanmak kötü bir sürpriz oluyor benim için. Dinlenmek için biraz daha vakit olduğundan moralimi bozmamaya çalışıyorum. Akşam üzeri bulutlar iyice dağılıyor ve Nuptse, Lhotse gibi 8000’lik dağlar, akşam güneşinde bize görsel bir şölen sunuyorlar.


>

13. gün (14.05.2008)
Güneşli bir sabahta mükellef bir kahvaltı ve keyif kahvesinin ardından, saat 10.00’a doğru Island Peak ana kampına doğru yola çıkıyoruz. Yolda uzun molalar verip bol bol fotoğraf cekiyoruz.




Oldukça geniş ve düz vadi boyunca yürümek çok sıkıcı; bir önceki günün aksine bugün yol hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor. Çok yorgun hissediyorum; ikindi vakti çadırlı kampa vardığımızda son gücümü de toplayıp adım atmaya devam ediyorum. Ancak yine bizim çadırlar kampın en sonunda (!) olduğu için bu yol da bir türlü bitmiyor...


Ve nihayet bizim sherpaları ve çoktan kampa varıp keyifle ıslık çalan Tunç’u görüyorum. Yere yıkılıp hemen bir şeyler içiyorum. Bir yandan çadırlarımız kurulurken, diğer yandan yemek hazırlanıyor. Yemekten sonra 1-2 saatlik bir dinlenme molasının ardından akşamüstü saat 17.30 gibi Ertuğrul, Tunç ve rehber sherpalarımız karşımızdaki kayaya ip döşeyip çumarla çıkış, yatay geçiş ve iniş talimi yaptıracak. O aradaki zamanda uyuyamıyorum, çok gönüllü olmasam da iki defa iple alıştırma yapıyorum. Akşam yemeğini yiyip erkenden yatacağız ve saat 01.00 gibi kalkıp tırmanışa geçeceğiz. Artık çok az kaldı... Bu uzun ince yolun sonuna geldik. Şimdiye kadar her şey yolunda gitti. Bu arada gruptan fireler verdik. Mehmet ağabey iştahsızlık çektiği için kendini iyi hissetmedi ve ana kampçılarla geri döndü. Tuğrul ağabey daha ilk günlerde ciddi bir mide rahatsızlığı ve kanama geçirdi. İsmet bugün rahatsızlandı. Ahmet ağabey ise, zaten zirveye çıkmamaya çok önceden karar vererek “ben burada kampı bekleyip cüzdanlarınıza göz kulak olacağım” dedi. Boğazımın ağrısı ve tıkalı burnum canımı sıkıyor, ama iyiyim. Bunları çok düşünmüyorum. Tüm gücümü toplayıp başarmak istiyorum. Yemekten sonra zirve çantamı hazırladım ve tulumuma gömüldüm; kulaklarımı tıkadığım halde çadırımın dibindeki Island Peak temizlik ekibinin sesini ve avlanması yasak olan besili ur kekliğinin haftalardır patates ve makarnaya talim eden bizlerle dalga geçercesine çıkardığı tuhaf sesi duyabiliyorum. Yine de çok geçmeden uykuya dalıyorum.

14. gün (15.05.2008)
Saat 01.00’de Ertuğrul’un meşhur nidasıyla uyanıyorum. 5200 metrede çadırda olmaktan ve bu saatte uyandırılıp dağa tırmanacağımdan dolayı kendimi kötü hissetmiyorum. Belki de adım adım, emekle geldiğimiz bu uzun yolda, psikolojik olarak kendimi hazırladığım için durumu hemen kabulleniyorum ve kalkıp hazırlanıyorum. Çadırdan çıkıp yemek çadırında sıcak bir şeyler içip atıştırıyoruz ve saat 02.30 gibi yola çıkıyoruz.


Hava güzel, soğuk değil, açık ve hafif esintili. Karanlıkta kafa lambalarımızın aydınlattığı yolda ilerliyoruz. Kampın sonundan dağ kütlesinin arkasına dolanıyoruz ve taşlık alanda yükselmeye başlıyoruz. Başlangıçta taşlık ve çok dik olmayan eğimli etabı tırmanıyoruz. 5600 metredeki, çadırların bulunduğu son kamp yerini de geçiyoruz. Bu arada hava yavaş yavaş aydınlanmaya başlıyor. Gökyüzü doğudan itibaren şahane bir koyu maviye bürünüyor, biz yükseldikçe gün ağarıyor ve gün ışığı karşıdaki 7000’lik zirvelere vurunca manzara şahane bir hal alıyor.


Bu arada arazi iyice sarplaşmaya başlıyor. Şimdiye kadar patikalı trek rotasında yaptığımız yürüyüşlerin aksine, bu dağ insana gerçekten dağa tırmandığını hisettiriyor, etrafımızda bir boşluk hissi var. Büyük kayalık bir kütleye tırmanıyoruz ve hızla irtifa alıyoruz, yükseldikçe manzaramız daha büyüleyici olmaya başlıyor. Karşımızda gün ışığının yavaş yavaş vurduğu birbiri ardına uzanan zirveler, zirvelerin dibinde turkuvaz ve yeşil göller... Hiçbir yorgunluk ya da sorunum yok, kendimi gayet dinç ve iyi hissediyorum. Ve nihayet kayalık etabın sonuna geliyoruz. Kaya kütlesi ince bir geçitle buzul etaba bağlanıyor. Sanırım 5800 metrelerdeyiz.


Bu geçitte emniyet kemerlerimizi takıp, kramponlarımızı giyip, batonlarımızı bırakıyor ve kazmalarımızı çıkarıyoruz. Buz çatlaklarında oluşabilecek herhangi bir kaza riskine karşı emniyet ipine giriyoruz.


Üç sherpamız ve iki rehberimizle birlikte toplam 11 kişi, iki emniyet hattına bağlı olarak yürümeye başlıyoruz. Bu etapta kendimi yorgun hissetmeye başlıyorum, hareketlerim ağırlaşıyor, her iki adımda bir durup dinlenme ihtiyacı duyuyorum.




Karlı, parlak, bembeyaz geniş bir alandayız, karşımızda ya da yanımızda buz çatlakları uzanıyor. Kah düz, kah eğimli bu alanda birbirimize bağlı olarak ilerliyoruz. Ve nihayet zirve karşımıza çıkıyor. Burası, bulunduğumuz yerden 90 dereceye yakın dik görünen çok zor bir etap. Tam bu noktada, yani 5900 metelerde grup içinde bir muhasebe yapılıyor. Üç kişi devam etmeyip dönmeye karar veriyor. Ben de yorgun hissediyorum, çok zorlu görünen zirveye ulaşmam zor görünse de şu an dönmek istemiyorum; limitimi henüz zorlamadım çünkü. Dönmek isteyenleri Tunç alıyor. Biz; yani Hakan, Ahmet ve ben, Ertuğrul ve iki sherpamız rehberliğinde yola devam ediyoruz.



Hava puslu ama güneşli, bembeyaz karlı zeminden yansıyan ışınlar açıkta kalan alnımı yakıyor, sıcak bunaltıyor. Buz duvarının dibine geldiğimiz zirve etabında ipe giriyoruz. Ancak yukarıdan inen bir Alman grup var. İki ipi de işgal ettiklerinden onlar inmeden biz çıkamıyoruz ve onları epeyce beklemek zorunda kalıyoruz.


Çumar, kazma ve krampon yardımıyla buz duvarını tırmanmaya başlıyoruz. 6000 metrede böylesi dik ve uzun bir buz etabını çıkmak insanı epeyce zorluyor. Her tırmanış hamlesinde önümdeki yolun hiç azalmadığını gördükçe moralim bozuluyor. Bu etabın ortasında enerjimin bittiğini hissediyorum ve kendimde daha fazla tırmanacak güç bulamıyorum. Ertuğrul ve arkamdan gelen Ahmet’le Hakan bana sözle destek olup güç vermeye çalışıyorlar ancak durup devam edemediğimi görünce beni geçiyorlar.


En önde çıkmaya başladığım halde buz duvarının ortasında kalakalıyorum; ne ilerleyebiliyor, ne de geri inebiliyorm. Bu arada üç arkadaşım da duvarın tepesine çıkıyorlar. Yanıma Fruva ve Dorje sherpalar geliyor, son gücümü toplayıp yukarıya doğru hamle yapıyorum, elimden tutuyorlar. Kazmayı buza saplayacak gücüm yok, vursam da kazma sağa sola doğru yatıyor. Bu etapta, kaç kez tükendiğimi hissedip  “ha gayret!” diyerek ve tekrar gücümün son kırıntılarını toplayarak yukarıya doğru hamle yaptığımı hatırlamıyorum.


Nihayet, sherpaların da yardımıyla 100 metrelik buz duvarının tepesine, bizimkilerin yanına varıyorum. Bu noktaya varınca, bir şekilde devam edecek gücü kendimde buluyorum. Zirve için yaklaşık 50 metre daha yükselmemiz gerekiyor. Bu etap, daha kolay ve önceki gibi dik değil. Ancak sağı solu uçurum olan, incecik bir sırttan geçiyoruz. Yine öndeyim, ipte emniyetimi Fruva alıyor ve tırmanmaya devam ediyorum. Ve nihayet zirveye varıyorum.


Zirve dua bayraklarıyla donanmış ufacık bir alan, ayakta duracak yer yok. Fruva’yı kucaklıyorum ve o an tüm sinirlerim boşalıyor. Zirveye varır varmaz kendimizi kazığa emniyete alıyoruz. Saate bakıyorum 13.30; 10 dakika sonra Ertuğrul, Hakan, Ahmet ve Dorje sherpa da geliyor, kucaklaşıyoruz. Hava kapalı, ancak soğuk değil, kar serpiştiriyor. Hemen fotoğraf çekip inişe geçiyoruz.


Dikey buzul etabın inişi, çıkışı kadar zor olmasa da yine de zorluyor. Hayatımda ilk defa 6000 metrede, bu kadar dik ve uzun bir buz etabında teknik tırmanış ve iniş yapıyorum. Ertuğrul ile peş peşe aşağıya iniyoruz. Düz ve karlı alanda arkadan gelecek olan arkadaşları beklerken yorgunluktan içimiz geçiyor. Sonra hep birlikte inişe geçiyoruz. Buzul etabın ardından emniyet kemerlerini ve kramponları çıkarıp bir nebze hafifliyoruz. Ancak dik ve kayalık etabın inişinde de dikkati elden bırakmamak gerekiyor. Zira dağda kazaların çoğu dönüş yolunda dikkatsizlikten oluyor. Dönüşümüz 3.5 -4 saat kadar sürüyor. Daha kampa varmadan, 5600 metrelerde bizi merak eden sherpalarımızdan biri, elinde tang dolu sürahi ile bizi dönüş yolunda karşılıyor. Akşam üstü 18.00 sularında, toz toprak içindeki yorgun savaşçılar gibi kampa varıyoruz. Önden dönen arkadaşlarımız, kampın girişinde bizi kahramanlar gibi karşılıyorlar. Bizi epeyce merak etmişler, tek parça halinde ve sağlam döndüğümüzü görünce seviniyorlar.

Akşam yemeğinde aşçılarımız bize pizzalı, tatlılı güzel bir ziyafet veriyor.


15. gün (16.05.2008)
Ve ertesi sabah kampı toplayıp dönüşe geçiyoruz. Ertuğrul geride kalıp zirveye çıkarken görüp aşık olduğu Ambulatse gölünün cazibesine kapılarak onun peşine düşüyor. Biz de Tunç’un rehberliğinde, hedefe ulaşmanın rahatlığı içinde ve yüksekliğe alışan bünyelerimizi zorlamadan Chukhung’u es geçerek öğle saatlerinde Dingboche’ye varıyoruz.



Güneşli havada çeşme başında ufak çaplı bir temizlik yaparken kemerimi bir delik daha daralttığımı fark ediyorum. İştahım hiç kesilmemesine rağmen, o kadar çok yol katedip efor sarf etmişim ki kilo vermişim. Ne güzel! Memleketin güzel yemeklerine hasret kaldık. Nasıl oldu da, o ur kekliğini kaçırdığımıza hayıflanıyoruz. Hala patates ve makarnaya talim ediyoruz, ancak eskisi kadar çok sıvı almıyoruz. Öğleden sonra bilardo barı ziyaret edip rövanş maçı yapıyoruz. Toplam üç gece kaldığımız Dingboche, en çok gece geçirdiğimiz yer oluyor.


16. gün (17.05.2008)
Hedefimiz, öğlen Tengboche’ye akşam da Namche Bazar’a varıp orada gecelemek. Ahmet ağabey rehberliği ele almış durumda. Ağır temposuyla yokuş yukarı hiç yorulmadan çıkıyoruz; ancak yokuş aşağı inerken temposuna yetişmek mümkün değil! Bir rivayete göre bizi zirveye gönderdikten sonra ur kekliğini götürmüş; ancak konu bir muamma olarak kalıyor ve bu dopingin kaynağını bir türlü tam olarak öğrenemiyoruz.


Ahmet ağabeyin rehberliğinden en hoşnut kalanlar ise, hiç kuşkusuz, en arkada kalıp rahat rahat makro çekimlerini yapan Ertuğrul ile tüm çabalarına rağmen grubun yavaş temposuna ayak uyduramayan ve grup ile en az 2 km arayı açıp grubu beklemek zorunda kalan Tunç idi. Nitekim rehberlikten azad edilen Tunç, biz Tengboche’de öğle yemeği yerken Namche Bazar’a çoktan varmıştı.


Biz Namche’ye vardığımızda o çoktan odasına yerleşmiş, duş almış, yemeğini yemiş, hatta yarım kalan kitabını bitirmiş ve yapacak kayda değer bir şey arar vaziyette Khumbu Resort Hotel’in en üst katındaki yemek salonunun penceresinden bize el sallıyordu. Namche’ye varır varmaz ilk yaptığımız iş, dükkanlar kapanmadan kiraladığımız plastik botları geri vermek oldu. Ve sıcak duş! Bana çok daha uzun  gelen 10 gün boyunca, duş alamadığımdan rüyalarımda gördüğüm sıcak duşa nihayet kavuşuyorum ve kendime geliyorum. O akşam evi de arıyorum; ancak iletişim kuramıyorum bir türlü.


17. gün (18.05.2008)
Akşamdan kararlaştırdığımız üzere sabah kahvaltımızı otelde yapmak yerine elmalı turtalarıyla ünlü kafeye gidiyoruz. Günlerdir her sabah seyreltik çay eşliğinde kalın hamur şeklindeki capatiyi yemekten içimiz dışımıza çıkmıştı.


Bu kafede şahane bir omlet, sahanda yumurta ve elmalı turta ziyafeti çekiyoruz. Namche Bazar ve kafe sezon sonu olmasından dolayı epeyce tenha. Kafenin duvarlarında Amadablam’ın zirvesinden çekilmiş panaromik Himalaya zirvelerini gösteren şahane bir poster, 7000-8000 metrelik zirvelerin ve meşhur dağcıların imzalı posterleri asılı.


Biz de tesis sahibinin rızasını alarak, Ahmet’in getirdiği ve zirvede açtığımız K8000 bayrağını girişin karşısındaki ahşap kirişe çakıp altında hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. Bu keyifli kahvaltının ardından güneşli havada yola koyuluyoruz. Hedefimiz öğlen Phakding’e oradan da Lukla’ya varmak.


Yolda bir hareketlilik var; meğer Namche Bazar ve Everest Base Camp arasında yapılacak olan meşhur dağ maratonu için gelen insanların kalabalığı imiş bu. Maratona bizim sherpalarımızdan Bibi ve oğlu Cibi de katılacakmış. Ufak tefek, çelimsiz, mütevazi görüntüsüne ve ilerleyen yaşına rağmen Bibi’nin maraton şampiyonu olduğunu öğrendiğimizde çok şaşırıyoruz.

Asma köprüleri geçip, nehir boyunca kah inip kah çıkarak Phakding’e varıyoruz. Bu sırada başlayan yağmur sağanağa dönüşüyor. Buraya ilk geldiğimizde de aynı şeyi yaşamıştık. Yine şansımız yaver gidiyor ve yemekten sonra yola çıktığımızda yağmur duruyor, güneş pırıl pırıl açıyor.




Nefis manzaralara son kez baktığımızın farkında olarak bu görüntüleri ve yaşadıklarımızı zihnimize kazıyoruz. Lukla’ya akşam üstü varıyoruz ve Everest Lodge’a yerleşip buradaki son gecemizi geçiriyoruz. Bu arada yemek sonrası başta Dorje ve Fruva olmak üzere, bize hizmet veren rehber, taşıyıcı ve aşçı tüm sherpalarımızla vedalaşıyoruz.

18. gün (19.05.2008)
Sabah erkenden kalkıp kahvaltının ardından, uçağın Katmandu’dan kalkacağını haber veren sirenin sesi ile hemen yakınımızdaki havaalanına yürüyoruz. Yine aynı koşuşturma içinde havaalanında kontrolden geçip uçağa biniyoruz. Kısacık sürede dağların arasındaki masalsı coğrafyayı ardımızda bırakırken, bu 15 günlük unutulmaz maceranın tarifsiz duyguları içinde Katmandu’ya geri dönüyoruz.
Şansımız yaver gittiğinden kullanmadığımız yedek günümüzle birlikte 4 günümüz daha var.


19. gün (20.05.2008)
Günlük şehir turuna katılıyoruz. Önce şehir merkezinden 14 km uzaklıktaki, eski kent dokusundaki ve yerel kıyafetleri içindeki insanları ile Ortaçağ’dan kalma izlenimi veren Bakhtapur’a gidiyoruz.

Tarihi 17. yüzyıla dayanan bu eski şehir, tuğla ve ahşabın kullanıldığı geleneksel yığma bina teknolojisiyle inşa edilen sivil mimari örnekleri, anıtsal tapınakları, meydan ve sokakları ile çok etkileyici.


h="159" height="239" border="0">


Buğday başaklarını saplarından elleriyle ayıran yaşlı çiftçiyi görünce şaşırıyoruz. Burada insanlar her türlü teknolojiden yoksun, çok kısıtlı imkanlar içinde yaşıyorlar.



Bir sonraki durağımız tapınaklar şehri Patan. Bu kadar tapınağı yan yana görmemiştim hiçbir yerde. İnsanlar tapınakların basamaklarında oturuyorlar, tapınaklarla iç içe yaşıyorlar.





O gün Buddha’nın 2552. doğum yıl dönümü olduğu için sokak ve meydanlar çok kalabalık, her yerde bir şenlik havası var. Şehrin en büyük stupasının etrafında da aynı sebepten dolayı müthiş bir mahşer kalabalığı var. Biz de geleneğe uyarak kalabalığa karışıp stupanın etrafında tam bir tur atıyoruz ve dua tekerleklerini döndürüp iyilik ve güzelliklerin tüm dunyaya yayılmasını diliyoruz.




Akşam üstü son durağımız, Hindu tapınağı ve kutsal sayılan Bagmati nehri kenarındaki ölü yakılan yer Pashupatinath.

Burada karşımıza çıkan manzara görülmeye değer. Yerel rehberimiz, ölü yakma işleminin yapıldığı ‘gat’ adı verilen platforma bakarak ölünün bir devlet memuru olduğunu söylüyor.



Bir yandan Hindu rahip yakma işlemini yönetirken bir yandan da ölünün yakınları onun sonraki hayatında ihtiyacı olacağına inandıkları yiyecek paketlerini ve üzerinde yolunu aydınlatacak mumlar bulunan sunuları nehre bırakıyorlar. Bu kutsal sayılan ve yakma işleminden sonra ölünün küllerinin savrulduğu nehir, nehirden ziyade durgun bir bataklığı andırıyor. İlginçtir, ölü yakınlarının sadece iki adım ötesinde bekleyen çocuklar, sunu paketlerini açıp içindekilerin bir kısmını yiyorlar, bir kısmını da yanlarında serbestçe gezen maymunlara veriyorlar. Öte yandan etrafta el ele gezen sevgililer mi ararsınız, sağda solda oynayan çocuklar mı, turistlere kolye satmaya çalışan genç kızlar mı, yoksa ortalıkta gezinen yarı çıplak vücutlarına kireç sürülmüş, uzun saçlı Sadular mı (Sadular, dünya nimetlerinden uzaklaştığı söylenen Hindular).


Burada hayat ve ölüm tüm doğallığı ile iç içe. Bize çok garip gelen bu rituel ve görüntülerden çok etkilenerek otelimize dönüyoruz.

20-22. günler (21-23.05.2008)
Geri kalan serbest günlerimizi otelimizin bulunduğu turistik Thamel bölgesindeki sokakları arşınlayıp hediyelik eşya ve dağcılık malzemesi alarak geçiriyoruz.





Bu arada tabii ki, hazır çorba, kavrulmuş pilav, makarna ve patatesten bıkan midelerimizi ihmal etmeyip yörenin meşhur restoranlarında yerel tadları da deniyoruz.



Gezinin son gecesi yerel tur acentamız bizi geleneksel bir lokantaya davet ediyor. Yer masalarında geleneksel sunum ve müzikli dans gösterileri eşliğinde çok güzel bir ziyafetle turumuza son noktayı koyuyoruz.

Son söz: Bizimkinden çok farklı bir coğrafyaya ve çok farklı bir kültüre yaptığım bu gezi boyunca bana “iyi ki yapmışım!” dedirten epeyce şey yaşadım. Gezinin dağ ayağında, 15 gün boyunca yaklaşık 200 km yol katetmişiz. Everest Base Camp, Kalapatthar ve Island Peak zirve hedeflerinin üçünü de gerçekleştirerek bir rivayete göre, Island Peak’e çıkan ilk Türk kızı olmuşum. Bu ne kadar gerçek bilemiyorum. Ancak benim için önemli olan, tüm hedefleri gerçekleştirmek ve 6189 metreye tırmanarak kendi rekorumu kırmaktı. Tüm bunların da ötesinde, her türlü mahrumiyete, zor yaşam şartlarına ve fakirliklerine rağmen kendileriyle barışık, yüzleri gülen yöre insanı ve kültürü ile tanışmış olmak müthiş bir duyguydu. Dağlarda geçirdiğimiz zorlu günlerden ve bu insanlari gördükten sonra sahip olduğum tüm nimetlerden dolayı ne kadar çok şükretmem gerektiğini, hayatı aslında basit yaşamak gerektiğini ve basit şeylerle de mutluluğun mümkün olabildiğini düşündüm bir kez daha.


Fotograflar: Işıl Ören, Hakan Polat




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa