Editör

Bülent Irkkan

Yayın Kurulu

Özlem Akdağ
Meryem Akköse
Mustafa Alibaşoğlu
Dilek Bal
Erdal Bektaş
Can Gazialem
Elif İnan
Nejat Kutup
Doğanay Sevindik
Ceyda Taşdelen
Gülçin Telioğlu
Aylin Yılmazbayhan
Leyla Yücel






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Orhan Cem Çetin Külliyatı : Renkarnasyon

Orhan Cem Çetin

Bilgisayarlara, tanıştığım ilk günlerden itibaren her zaman büyük bir ilgi duydum. Kullanabileceğim bir bilgisayarla ilk karşılaşmam 1977 yılında üniversiteye girişimle oldu. O zaman henüz monitör, disket, CD falan tabii ki yoktu. Bilgisayar denilen şey, büyük bir mekana yayılmış muhtelif dolaplar, konsollar, makaralı bant sürücüler, devasa bir yazıcı ve kart okuyuculardan oluşuyordu. Kart okuyucu denilince aklınıza bugünkü bellek kartları ve onların okuyucuları gelmesin. Bilgisayara veri girişi kaliteli kartondan ince uzun kartlarla yapılırdı. Her bir program satırı, yanılmıyorsam 80 sütundan oluşan kartın üzerine düzenli delikler açan konsollarda tarafımızdan üretilir, kartlar sıralanıp deste haline getirilip okuyucuya verilirdi. Kartlar birer birer, hızla okuyucunun içinden geçerken, metal fırçalar delikleri algılar, böylece program satırları okunmuş olurdu. Yazılım dendiğinde de sadece programlama dilleri akla gelirdi; Fortran IV, Basic gibi... Bilgisayara ne iş yaptırmak istiyorsanız, programını da oturup kendiniz yazmanız gerekirdi. Sonuçlar ise size kağıt üzerinde gelirdi. Sonraları, benim yaşdaşlarım hatırlayacaklar, 1980'lerde Sinclair Spectrum, Commodore 64 gibi efsaneleşmiş ev bilgisayarları ortaya çıktı. Ben de hemen bir tane edindim ve o gün bugündür bilgisayarsız hiç kalmadım.

Bilgisayarla görüntü işleme fikri başlangıçta ütopikti. İlk zamanlar aklıma bile gelmedi desem yeridir. Nasıl gelsin ki? 80'lerde faks cihazıyla bile daha yeni tanışıyor, çalışmasını izlerken hayretler içinde kalıyorduk. Profesyonel bilgisayar monitörleri siyah üstüne yeşil noktalarla görüntü oluşturuyor, ancak tek tonlu çizimler ekranda temsil edilebiliyordu. Sonra ivme arttı ve yavaş yavaş dijital fotoğraftan bahsedilir oldu.

Arayı hızlı geçerek 1994 yılına geliyorum. Gerçi ortalıkta dişe dokunur bir dijital fotoğraf makinesi yok ama dijital fotoğraf kavramı, tarayıcılar ve ilk görüntü işleme yazılımları var. Ben de bir arkadaşımdan satın aldığım basit bir tarayıcı ile bazı deneyler yapıyorum. Logitech marka, sofradaki ekmek kırıntılarını toplayan döner fırçalı el süpürgelerini andıran tuhaf bir cihaz. Sapından tutup belli bir hızla fotoğraf baskısının üstünden geçiriyorsunuz ve siyah-beyaz bir görüntü  bilgisayarınıza aktarılıyor. Bir defada tarayabileceğiniz alanın da bir sınırı var. Büyük baskıları ancak parça parça tarayıp birleştirebiliyorsunuz. Çözünürlük hakkında hatırlayabildiğim, bugünün koşullarına göre çok ama çok düşük olduğu.

Yine de benim için güzel bir imkandı ve bu yeni mecrada neler yapabileceğimi araştırmaya başladım. Derken, benim bu kendi halindeki, renklendirme ağırlıklı deneylerim İFSAK'taki dostlarım tarafından duyuldu ve bana takip eden ilk İFSAK İstanbul Fotoğraf Günleri'nde yeni yöntemle üretilmiş bir gösteri veya sergi sunmamı önerdiler. Bu kez iş ciddiye bindi ve Renk-arnasyon serisi yola çıktı.

Renk-arnasyon serisindeki tutumum, ilk sergim Tanıdık Şeyler'den pek farklı değildir. Yine başlangıç siyah-beyaz görüntülerledir, yine keskinlik düşüktür, yine renklendirmeler eldeki fotoğrafa dair  ruh hallerini temsil etmektedir. Temel fark, mürekkep yerine dijital renklendirmeler kullanılıyor olmasıdır.

Renk-arnasyon serisi, bir iki istisna dışında portrelerden oluşur. Fotoğraflarda görülen insanlar benim hayatımda bir biçimde yer almışlardır. En azından tanışmışızdır. Renklendirmeler bir tür doğaçlama gibi, fotoğraftaki insanın ve o anın bendeki görüntüsüne ulaşmayı amaçlayarak, bir oturuşta yapılmıştır.  Renk-arnasyon sözcüğü de bu noktada oluşmaktadır. Yani fotoğraflardaki insanların ya da sahnelerin, benim renklerimle, bana göründükleri renklerle yeniden vücut bulmaları.

Kullandığım teknolojinin basitliğine, ilkelliğine karşın (gerçi bana o sırada o kadar da basit gelmiyordu) dijital ortamın sınırsız ve maliyetsiz deneme-yanılma olanağı getirmesi (ki plastik sanatlarda olmasa da edebiyatta hep böyle olmuştur), boyayla renklendirmede bulunmayan yeni olanaklar sunması (otomatik alan tanımlaması ile renk doldurma vs.) ve tümüyle dijital ortama özgü ek ifade olanakları (fotoğrafın içindeki bir ayrıntının çoğaltılabilmesi gibi) çok ilgimi çekmişti ve bu olanakları heyecanla kullandım. Hatta bugün dönüp bakınca biraz aşırıya kaçtığımı düşünüyorum. Ama yeni bir mecra, yeni olanaklar karşısında ne kadar soğukkanlı kalabilirsiniz ki? Nitekim takip eden yıllarda ürettiğim diğer dijital serilerde de renklendirme ve diğer manipülasyonları giderek daha sakin, daha seyreltilmiş kullandığım, ya da hiç kullanmadığım görülür.

Dijital yöntemler kullanmanın getirdiği önemli bir de sorumluluk vardı: Defalarca başa dönme şansınız olduğuna göre, nerede duracağınızı iyi bilmeniz gerekiyordu. Üstelik, durduğunuz noktada eleştirilere karşı hiçbir mazeretiniz kalmıyordu. Zira hiçbir şeyin siz istemeden olması mümkün değildi. Dolayısıyla, Renk-arnasyon serisini tüm naifliği, bugüne kıyasla basit dijital görselliği ve kırıklığı ile sever ve sahiplenirim. Kullanılan teknik donanımın ve yöntemlerin yetersizliğinden kaynaklanan, ancak görsel dilin parçası haline getirdiğim bazı özellikleri bugünün daha ileri teknolojisiyle tekrarlayamıyorum.  

1994 tarihli Renk-arnasyon, bildiğim kadarıyla Türkiye'de izleyici karşısına çıkan ilk gerçek anlamdaki dijital fotoğraf projesiydi. Fotoğrafları işlerken kullandığım donanım, -tarayıcıdan zaten bahsettim- Windows 3.1 altında çalışan, 16 Mhz (gülmeyin, gerçekten on altı) hızında bir AT-DX386 bilgisayar ve biten görüntüleri bilgisayardan dışarı çıkartabilmek için kullandığım bir Polaroid Digital Palette CI5000 Film Recorder yani, bilgisayar görüntülerini konvansiyonel 35mm film üzerine pozlayan, daha çok sunum diaları üretmek için geliştirilmiş, 5000 satır çözünürlükteki bir film çıkış cihazıydı. Kullandığım görüntü işleme yazılımı ise Corel Photo-Paint idi. Adobe Photoshop ile henüz tanışmamıştım.

Fotoğraflar, 35mm dialara dönüştürülerek saydam gösterisi halinde ilk kez İstanbul Aksanat'ta sunuldu. Seri ilgi gördü ve o tarihten bu yana birçok vesile ile izlendi. Serideki fotoğraflardan biri, İstanbul Modern'in koleksiyonunda yer alan beş fotoğrafım arasındadır ve Eylül 2005'e kadar açık kalacak Bizden Görünenler başlıklı fotoğraf sergisinde de yer almıştır.

Renk-arnasyon serisi, o tarihlerde tanıştığım ve ne yazık ki yine o tarihlerde aramızdan ayrılan, Türkiye'de renkli fotoğrafın öncülerinden, fotoğraf ve seramik sanatçısı Sabit Karamani'nin anısına adanmıştır.




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa