Editör

Bülent Irkkan

Yayın Kurulu

Özlem Akdağ
Meryem Akköse
Mustafa Alibaşoğlu
Dilek Bal
Erdal Bektaş
Can Gazialem
Elif İnan
Nejat Kutup
Doğanay Sevindik
Ceyda Taşdelen
Gülçin Telioğlu
Aylin Yılmazbayhan
Leyla Yücel






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
    Sayılar    Sayı 17    Fotoğraf ve Engel
Fotoğraf ve Engel Şule Tuzul

Fotoğraflar: Merih AKOĞUL - Charlee BRODSKY Yazan : Şule TÜZÜL

Murathan Mungan “Bence ‘Başarı’, Türkiye’de yalnızca bir dersane adıdır” dedikten kısa bir süre sonra “Ba-şar-mak” sözcüğünü, bir kitapçıda fotoğraf albümlerinin yer aldığı bir rafta gördüm. Kitaba uzanırken, beklediğim hiçbir şey yoktu. Kitabı elime aldığım anda karşıma çıkan ön kapaktaki fotoğraf, o kısacık anda, kitabın içeriği konusunda fikir vermekle kalmadı, yeni bir şey bulmanın o tatlı heyecanına da giriverdim. Aynaya bitişik bir yatakta yatan bir çocuğun, simetrik duran kompozisyonu, çocuğun diğer çocuklardan çok farklı olan bakışları ile bütünleşmiş, hikayesi ile beni büyülemişti. Bu çocuk engelliydi, ama ne tür bir engeli olduğu anlaşılmıyor, fotoğraf beni engele değil bir yaşama konuk ediyordu. Fotoğrafın beni vuran noktası buydu. Artan heyecanımla kitabın arkasını çevirdiğimde, başı yere doğru eğilmiş elindeki küple oynayan yerde oturan bir kız çocuğu vardı, başka bir hikaye… Kitabın kapağını açtığımda, fotoğrafın beni sürüklediği yeni bir dünyaya girdiğimi biliyordum. Fotoğraflarda hiç bu şekilde karşılaşmadığım bir dünya…


Engelli olmak, özellikle Türkiye gibi toplumlarda aciz, yardıma muhtaç, eksik, vasıfsız gibi sıfatlarla özdeş bir durum. Engelli bir insan, hiçbir zaman doktor, mühendis, öğretmen, anne, baba, sevgili, dost, eş, kadın ya da erkek, yani toplumsal herhangi bir rol ya da ünvana sahip değil. O önce engellidir. Bireysel kimliği engelli oluşu ile sınırlıdır. Yaşamı boyunca, varolma sürecinde bireysel ve toplumsal kimliğini tanımlayan sözcüklerin tümü, toplumun gözünde engelli kimliğinin yanında gerçek anlamına kavuşabilir. Zaten kendisi değil toplum, daha ilk basamakta onun ne yapıp yapamayacağına karar vermiştir, o sınırlar içinde yaşamını sürdürebilir. Aslında engelli olmak, bu toplumda bir anlamda “yok” olmaktır.

Durum bu olunca, Türkiye’de konusu engelliler olan fotoğrafların sayısının az olması  şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olmayan diğer bir konu ise, az sayıdaki bu fotoğrafların maalesef toplumun bu “engelli” bakış açısını yansıtan kareler olmasıdır. Acı, herkesin paylaşmaktan en büyük keyif aldığı, insanı etkileyip ele geçirmesi  en kolay konu olunca, fotoğrafta acı’yı anlatan kompozisyon tercihlerinde engellilerin kullanılması doğal. Ancak acının anlatım şeklinde, acı ile engelin ayrılmaz ve kaçınılmaz ikili olarak sunumu düşündürücüdür. Neden?

Fotoğraf öyle bir kavram ki, fotoğrafçının ve izleyicinin elinde, üzerinde iki boyutlu şekillerin yer aldığı bir kağıt parçası ya da dijital bir imge olarak da kalabilir, yaşamın fotoğrafa, fotoğrafın yaşama karıştığı büyülü bir yerde fotoğrafçı ve izleyiciyi buluşturup paylaşımı zenginleştiren mucizevi bir öyküye de dönüşebilir. Temeli yaşamsal bir ranstlantının kopyası olan fotoğrafın, böyle bir öykü anlatabilmesi ancak fotoğrafçının o kareye kendini koyabilmesi ile mümkündür. Fotoğrafçının fotoğrafa kendini koyabilmesi için ise, elbette ilk kural kendi olabilmesidir. Fotoğrafçı yaşamdaki duruşu ile fotoğrafını yapar. Ancak bu şekilde fotoğraf fotoğraf, fotoğrafçı da fotoğrafçı olmaz mı?...

Engel ve fotoğrafın buluştuğu yere dönersek, bu noktada sorulması gereken asıl soru(lar) şudur: yaşadığı toplumun bir parçası olan fotoğrafçı, kadrajına aldığı görüntülere toplumun bu parçası olma durumu ile mi bakmalıdır, kendi gibi mi bakmalıdır, ya da tanımını her seferinde yeniden yeniden yaptığı bir bakışla mı bakmalıdır?... Objektifini doğrulttuğu engel orda zaten var. Ey fotoğrafçı, elinde o makine yokken de gördüğün şeyi, aynen katıksız bir kareye hapsederek yaptığın şeyin adı fotoğraf mıdır? Peki fotoğraftır diyelim, o fotoğrafta fotoğrafçı ne kadar var ve o fotoğraf ne söyler, söyleyecek bir şey(ler)i var mıdır?...

D.H. Lawrance “Toplumun iğdiş edilmiş duyarlılığını sarsmayan hiçbir resim yapmam.” der. Toplumun duyarlılığı, ister gelişmiş, ister gelişmekte olan bir toplumda olsun, her zaman engelli bir duyarlılıktır. Çünkü bu duyarlılık, çoğunluğun ve alışılmışın peşinden gider. Farklı olan herşey tepki doğurur. Sanatçı, fotoğrafı sanat olarak görmeyenler için yaratıcı diyelim, bu tepkiye yenik düşerse yaratımı sınırlı olacaktır.

Burada, fotoğrafçıya engellileri çekerken, konuya müdahale et, gördüğün şeyin ötesinde yeni bir kurgu yap, engellileri toplumun onlara yüklediği bu acizlikten kurtar, kendine engelliler konusunda misyon edin demiyorum. Fotoğraftaki görüntünün, çok özel ve gerekli durumlar sözkonu olmadıkça, fotoğrafçı tarafından kurgulanmasına ve görüntüye ya da fotoğrafa müdahale edilmesine karşı olan bir izleyiciyim.

“Fotoğraf çekmek esas olarak bir müdahale etmeme edimidir. Müdahale eden insan fotoğraflayamaz, fotoğraflamakta olansa müdahale edemez.”(Susan Sontag – Fotoğraf Üzerine)

Ancak, şu bir gerçek ki, fotoğrafçı, bakışı ile fotoğrafa kendini koyar, fotoğraf o bakışla binlerce benzerinden kendini özgün kılabilir. Engellilerin konu olduğu fotoğraflarda, ben işte bu bakışı görmek istiyorum. Engel zaten var ve orda, peki engelli “insan” nerde? Fotoğrafta engeli değil insanı görmek istiyorum. Acı gösterilecekse, engelin o insana yüklediği acıyı değil, o insanın acısını görmek istiyorum. O insanın hikayesini görmek istiyorum, sevincini, heyecanını, hüznünü, gözyaşını, kahkahasını… erkekse erkek kimliğini, kadınsa kadın kimliğini… nasıl varoluyorsa varoluşunu...

Merih Akoğul, kitabının başında şöyle diyor:
“Bir ‘fotoğrafçı’ olarak  başladığım bu projeyi, yaşamın bazı noktalarını daha net ve açık görebilen bir “insan” olarak bitirdim ve kendi kendime vardığım sonuç; hayatımın en ‘önemli’ işlerinden birini yaptığım üzerineydi.”

Merih Akoğul’un “Ba-şar-mak” isimli bu albümünde, çeşitli engel gruplarında çocukların eğitildiği bir özel eğitim merkezinde çekilmiş kareler yer alıyor. Fotoğraflara baktığınızda, bu çocukların diğer “normal” dediğimiz çocuklardan farklı olduğunu hissediyorsunuz ama fotoğrafların büyük bölümünde, çocukların hangi engel grubunda olduğu anlaşılmıyor. Çünkü fotoğraflarda engel yok. Bunlar fotoğrafçının içine girdiği bir dünyanın ve o dünyadaki paylaşımların fotoğrafları. Ben bu fotoğraflarda gülen, ağlayan, acı çeken, mutlu olan, düşünen, çalışan, oynayan çocuklar gördüm. Hikayeleri diğer çocukların hikayelerinden farklı değildi. Çocuk kimlikleri ile fotoğrafçıya bakabilecek kadar doğal ve içtendiler. Çünkü kendilerinden birine bakıyorlardı. Poz vermemişler, objektiften rahatsız olmamışlar, fotoğrafçı yaşamdan bağımsız bir kurgu yapmamış. Herşey olduğu gibi… Merih Akoğul’un bu fotoğraflarını güçlü yapan şey, onun bu çocukların dünyasına girerek onlardan biri olabilme ve dürüst bir paylaşımı yaşayabilme başarısıdır. Duyarlılığı ve bakış açısı engelli olan bir toplumda, varolma savaşı veren bu çocuklar ve onlara destek olanlar bir başarıya imza atmışlar. Murathan Mungan yukarıda alıntı yaptığım yazısını “Asıl başarı bunca şeyin sahte olduğu bir toplumda sahici kalmaktır” diye bitirir. Merih Akoğul bu fotoğraflarda, kendine özgü bakışı, kendini dürüstçe fotoğaflara koyuşu ve bu çocuklarla kurduğu dürüst iletişim ve paylaşımla sıradışı bir çalışmaya, dolayısıyla başarıya imza atmıştır.

Engelliler konusunda doğru yaklaşımların, ülke ve toplumların gelişmişliği ile doğru orantılı olduğunu düşünmüyorum. Türkiye’ye yönelik eleştirilerim gelişmiş toplumlar için de geçerli. Sonuçta, tüm dünyada medya ve siyaset tarafından toplumlara empoze edilen “imaj”lar her konudaki uygulamaları yönlendiriyor. Herşeyde bir “süper” tanımı var ama bu “süper”in neye ve kime göre tanımlandığı sorgulanmıyor. Sözkonusu engelliler olduğunda, bu “süper” sözcüğü elbette kullanılıyor, ama başına muhakkak “herşeye rağmen” sözcükleri ile… Bu kapsamda engelli imajı da olumsuz birçok sıfatla anılmaktan kurtulamıyor. Ancak Avrupa ve Amerika gibi gelişmiş dediğimiz toplumlarda insan hakları konusundaki yasa ve kurallar, ayrıca nispeten gelişmiş olan engelsiz yaşam konusundaki bilinç, engelliler konusunda özellikle sanat alanında ilginç çalışmaları ortaya çıkarıyor. Engel ve engellilik “disability” sözcüğü kapsamında oldukça geniş bir tanıma sahip. Öyle ki, bu tanımın içine geçici bir süre herhangi bir organını kullanamayandan, çocuk, kadın ya da erkek olmak, göçmen olmak, farklı ırktan olmak gibi insanın ait olduğu cinsiyet, rol ve grupların da bu sözcük altında tanımlandığı çalışmalar var. Çünkü bu ülkelerde engel bir insanın sahip olmadığı özelliklerle değil, bu özelliklerden dolayı yaşamda karşılaştığı engellerle tanımlanıyor. Yani engel insandaki eksiklik değil, o insanın yaşamını eksiltmeye yönelik düşünce yapılarında, engel düşüncede anlamını buluyor.

Bir dostumun doktora tezine konu olması sebebi ile fotoğraf ve engel konusundaki bu çalışmalardan birini inceleme fırsatım oldu. Çalışmanın adı : The Stephanie Project. Proje, projeye konu olan, göğüs kanseri teşhisi ile iki göğsü de alınan Stephanie’nin ismi ile anılıyor. Stephanie’nin arkadaşı olan fotoğrafçı Charlee Brodsky, Stephanie’nin kemoterapi ve ameliyat süreçleri sonunda iki göğsünün alınmasının ardından, bir fotoğraf projesi yapma teklifi ile Stephanie’ye geliyor. Proje bir süre sonra Stephanie için başarılı bir terapi sürecine dönüşürken, kanser hasta ve yakınları için de kanserin tanımını yeniden yapan bir hikaye ortaya çıkıyor.

Bu fotoğrafların gücü de, fotoğrafçı ile modeli arasındaki paylaşımda yatıyor.  Proje süreci Charlee ve Stephanie’nin görüş, düşünce ve duyguları doğrultusunda şekillenir. Charlee Stephanie’nin gögüsleri olmayan düz torsunda “an” yakalamaya çalışırken, ilk başta Stephanie’nin kendini yokolmuş hissettiği ifadesiz bedeni, Stephanie’nin fotoğraflarda kendini yeniden bulması ile ifade kazanır ve “Venüs” serisi adını verdikleri etkileyici kareler ortaya çıkar.


Venüs serisi karelerinde, dümdüz bir torsun sıkıntı veren görüntüsünün yerini, estetik ve anlatım açıcından zengin bir beden alır. Fotoğrafta gördüğümüz şey olmayan gögüsler değil, etkileyici bir sanat ürünüdür artık. Fotoğrafçının elinde beden, cinsiyetinin ve kendisini ele geçiren hastalığın sınırlarını aşmış, insanı ürketecek derecede farklı ve sıradışı bir görselliğe bürünmüştür. Bu serinin kendisinde yaptığı etkiyi Stephanie şöyle anlatıyor:

“Hikayemi öğrenen çoğu insan, bakışlarını bana değil gögüslerime yönelttiğinde, utanmama ve kendimi kötü hissetmeme neden oluyorlardı. Daha sonra Venüs fotoğraflarını yaptık. Michelangelo’nun başsız ve kolları sabitlenmiş  heykelleri gibi, şimdi ben bedenimi bir sanat çalışması gibi görüyorum. Bazı parçalarımı kaybetmeme rağmen, artık kendimi yokmuş gibi  hissetmiyorum. Bu imaj benim için bir dönüm noktası oldu. “

Bir izleyici olarak bir fotoğrafa ilk baktığım anda, kendime ait bir şeyler arıyorum. Bildiklerimi bana yeniden söyleyen bir şey değil, tüm bildiklerimi unutturan ve yeni bir sır keşfetme hazzını yaşayabileceğim bir şey. Fotoğraf, fotoğrafçının da izleyicinin de kendini aradığı, bulduğu ve keşfettiği bir yer. Fotoğrafçı, eğer bir paylaşım kaygısı varsa, izlendiğinin bilincinde olmalıdır. Unutmamalıdır ki, fotoğraf izleyecilerinden biri her zaman şunu sorabilir: Ey fotoğrafçı, yaşamın fotoğrafa, fotoğrafın yaşama karıştığı o yerdeyim, sen nerdesin?...   

Kaynakça:
- Ba-şar-mak  - Merih Akoğul
- www.merihakogul.com
- Meskalin 60 Draje – Murathan Mungan
- Fotoğraf Üzerine – Susan Sontag
- Cancer destroys, cancer builds - Byram, Stephanie and Charlee Brodsky (http://eserver.org:16080/cultronix/stephanie/ )
- Interactive art interpretation: How viewers make sense of paintings in conversation - Bruder, Kurt A. and Ozum Ucok




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa