Editörler

Suderin Murat
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Meryem Akköse
Yağmur Dolkun
Bülent Irkkan
Elif İnan
Nejat Kutup
Mahmut Özturan
Doğanay Sevindik
Zeynep Şişman
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
    Sayılar    Sayı 20    ÖLÜM    Son Kare - Enis Batur
Son Kare - Enis Batur

Son Kare
Enis Batur

Kaan Çaydamlı'nın
30 Kare Mezar Fotoğrafı üzerine
Yeniden - dokunma

29 Temmuz - 14 Ağustos 2001, Paris
"Seçkiler"



Yaşarken çok, pek çok fotoğrafı olur insanın; bazen gider objektifin karşısına yerleşir, durur, bazen içine girmeyi aklından geçirmediği bir karenin, dörtgenin sınırları arasında kalır, görüntüye eklenir, bütün fotoğrafları yan yana dizilecek olsa kişinin: Aksak düzen bir akı, bir akış, Hayat bir görünür bir kaybolur, pek çok şey oysa karanlıkla başlar, karanlıkta bitmek için, en son fotoğraf çekildiğinde: Gelir her şey, olmuş olanların ve olmuş olabileceklerin bir eksiği bir fazlası sanki onda, orada, yarıda kalmış, bırakılmış bir cümle kadar belirsiz, okunur.


Doğum öncesi yaşamımızda, yüzümüzün oluşumu hayli erken bir dönemde başlıyor: Cenin, üçüncü haftasında, başında göz olacak ilk tomurları veriyor, bir ağacın ham meyvesine doğru ilerlemesindeki gibi; alnın ve şakakların, ağzın ve yanakların, burun ve çenenin enikonu belirmesi üçüncü ayın sonlarına denk geliyor. En önemli organ ağız bu aşamada: Göz görmese, kulak duymasa olur, ağız besleneceği özel sıvı için işler hale gelmeli, açılmalı. Yüzümüz oluyor, kimse görmüyor. Yüzümüz öldüğünde görülecek ama, çözülmeye gidişinin görülmesine izin vermiyor düzen. Başka türlü olmalıydı mezarlar, mezarlıklar: İnsanlar, dilediklerinde en yakınlarının ölülerini ellerinde bulundurabilecek düzenler, düzenekler geliştirebilmeliydi. Beni saklasınlar, özel havalandırmalı cam duvar bir odada, benden önce ölmüş ve çözülmüş, erimiş gövdelerin, yüzlerin yanı başında ölümümün uzunluğunu izlesinler.


Bütün köylerde kentlerde, önce dışarı kurulur mezarlıklar; sonra gelir yutarlar onu, dışlamak için gösterilen çaba yetmemiştir, içerir ve içleştirir, böylece içselleştirmiş olurlar Ölüm'ü. Tek başına değildir hiçbir vakit Ölüm, ona eşlik eden her şeyi, korku ya da iki, yanında taşır, barındırır. Sokakların kuşattığı, iki mahallenin arasına sıkışan mezarlık bir biçiminden soyar Ölüm'ü, onu başka bir biçime atar. Kabir, yatır, hece taşı, çaputlu sopa, her simgesiyle kalınlaştırır mezarlık, topografik boyutlarını. Şehrin kestirme yollarını kurar. Berduşuna yataklık eder. Hayvanlarını besler. Hırsızlarını yaratır. Karmaşık bir folklorun içine daldığı neden sonra anlaşılır: İçe sokulmuş mezarlık, bir eşik aşıldığında, Ölüm'den fazla Hayat'ın anlam alanına katılmış olur. Ürkü de, saygı da bir alt düzleme iner, ehlileşirler -artık aramızdadır.


Fransızlar, Ruslar, Ermeniler, Yahudiler, Ortodokslar, hepsi aynı mezarlıkta, biri birilerine karışmış adalarda, bu yağmurlu yaz günü yapayalnız, taşlarından bakıyorlar. Evet, bana kalırsa bir bakışı var her taşın, bu taşların bakışları var, karşılıklı durulduğunda. Yazılarından simgelerinden, çiçeklerinden bakımsızlıklarından değil, düpedüz kendilerinden çıkıp gelen bakışlar. Kimisi bütünüyle sözsüz yazısız bu mezarların; çoğu tarihle, yer adlarıyla, aidiyet vurgularıyla donatılı: Birinin sevgili eşi,. anası, babası, kardeşi; bir savaşın kurbanı. Fotoğrafı olanlarına ister istemez dikkat kesiliyorum: Kaan Çaydamlı'nın yıllar öncesinden tanıdığım; bu yolculuğa, bir başka yazı seferine başlamadan yanıma aldığım; ayrılmadan, yedekte beklettiğim, böyle bir iş için alıp saklamış olduğum, fotoğrafyazı işbirliği için biçilmiş kaftan defterin siyah zeminli sayfalarına yapıştırdığım mezarlık fotoğrafları fotoğraflarıyla içiçe geçiyorlar.


Ama bütün o fotoğrafların burada şimdi önüne geçen bir siyah-beyaz kare tırmanıyor belleğimin üst katına: Céline'in, ölümünü izleyen dakikalarda Duverger tarafından çekilen en son fotoğrafı bu. Yastığa gömülü başı yan dönmüş, ağzını kalın beyaz bir bezle herhalde Lucette kapatmış, gözlerini öylesine sıkı sıkıya yummuş ki Hayat’a, hayatına, son duruşuna bütün sallantıları, gelgitleri, hastalıklı öfkelerinden artan büyük, handiyse ölümle bile dinmediği, dinlenemeyeceği söylenebilecek bir kavga, o kavgadan miras sonsuz bir yorgunluk kalmış. Huzura kavuşmak, deyimlerin en yaygınlarından biri. Fotoğraf yaygın kanıyı sarsıyor: Bitmez tükenmez bir savaşın içinden geçerek ölüm'ün köprüsüne ulaşmak, köprü aşıldığında, kendiliğinden huzurun sularına salıverilmek anlamına neden gelsin ?


Mezar fotoğraflan için, ölünün hayattaki en anlamlı, bakımlı, mutlu görüntüsünün arandığı, seçildiği bellidir ya; daha uygun bir davranış, bilmem son, ölümünün ardından çekilmiş fotoğrafının kullanılması olmaz mıydı? Bu, asıl kalanların düşüncesi, tasası; kimsenin bu konuda vasiyet bıraktığını sanmam. Kalanlar gidenin böyle anımsanmasını (yakınları tarafından), böyle tanınmasını (oradan geçecek yabancılar tarafından) istemekte herhalde haklıdırlar. Mezarlık kendiliğinden memento mori bir uzam, bir de ölünün son haliyle taşa kazınması en hafifinden insafsız, amansız karar olurdu. Albüm karıştırılacak, gerekirse baştan uca taranacak, gene de kalanın gözünde ölen daha hayattayken en çekici göründüğü, çıktığı fotoğrafta gelip noktalanacak arayış: Bana göre sen tam da buradaki gibisin.


Hafif dışbükey, obruk, porselen(imsi) bir düzleme oturtulan bu fotoğraflan hazırlayan atölyelerden biri, İstiklal Caddesine açılan sokaklardan birinde, Aslı Han'ın tam karşısında. Neredeyse her gün önünden geçtiğim o dükkanın daracık vitrinini süsleyen fotoğraflar, onların bir tek mezar taşlarına gömülmek üzere hazırlanmadığını, evlerin duvarlarına da asıldığını gösteriyor. Mezar kültürünün bu boyutunu iyi kötü herkes biliyordur nasıl olsa, yaşarken duvarlarını süsleyen fotoğrafın, ölüm sonrası taşınacağını düşünürler mi? İnsanın hayatı bir gün bitecek, fotoğrafınki sürecek -ona eşlik ederek. Ürpertici bir eşlik durumu, bir yandan. Öte yandan, zaman çarkını geri çevirerek, Ölüm'ün Hayat'ın içinde önceden ağırlanmasına yol açan doğal bir boyut yüklüyor aynı durum, fotoğrafa.


İnsanın ömrü böyle de, fotoğrafınki farklı mı? Bir buçuk yüzyıllık fotoğraf tarihi, bizi onun şimdiden İnsan' dan kalıcı yanları olabileceği görüşüne taşıyabilecek nitelikler barındırıyor. Baudelaire'in annesine yazdığı bir mektupta fotoğrafa ilişkin saptamalar ye alır, ''yüz''ün nasıl hazırlanması, ifadenin nasıl oturtulması gerektiğini ayrıntılara döker şair: En baştan, gören görmüştür bu tılsımlı imgenin olanaklarını. Nadaı'ın objektifi önündeki Baudelaire'e, söz konusu mektupla karşılaşana dek, örneğin Nerval'inkine olduğu ölçüde dikkatle bakmamıştım, baktım: Ölüm, yüzden ifa desini çekip a1ıyor, onu tek bir haline indirgiyor, mıh1ıyor –aynı fotoğraf gibi: Dilediğince içyüzünü yüzüne aktarmaya, Poe çevirir gibi 'tercüme' etmeye ça1ışmış olsun, Baudelaire'in bin bir suratından kalan bu -öyleyse Fotoğraf, yüze değdiği an Ölüm.



Re-touche, dokunulmuş olana yeniden, bir kez daha dokunmak. Stüdyoda iskemleye oturmadan kendine dokunuyor özne: Ha zırlanmış, giydirilmiş, çekenden önce çekilecek olanın müdahalelerine konu olmuş bir yüz, bir gövde. Stüdyoda ikinci evresi başlıyor dokunmanın: Fotoğrafçı 'son şekli' veriyor fotoğrafa durmaya gelene, ardından da ışığı, ışıkları ile ona yeniden, enikonu dokunuyor -fotoğraf öncesi temas, İmge'nin özneden çok kendine yaklaştırılacağı işlemlerden mürekkep. Üçüncü belirleyici aşaması rötuşun, karanlık odada gerçekleşecek: Özne çoktan gitmiş, bir imgesini orada fotoğrafçıya, uzuna hünerine emanet etmiş. Olduğu gibi, nasılsa öyle görünmek, görülmek istemediğini biliyoruz: Onun tasası görünmek istediği gibi olmak, imgesinin olabildiğince gönlünce kurulması: İş bu, işlem tamam.


Kaan Çaydamlı, her ölüm kültüründe, gömülüşü (ya da fırına sokuluşu) önceleyen süreçte, ölülere rötuş yapıldığım biliyor olsa gerek. Çenenin bağlanması, yüzün irili ufaklı makyaj uygulamalarından geçmesi, gövdenin giydirilmesi (ya da soyulup yıkanması), eninde sonunda, ciddi bir ''son imge'' kurma çalışması. Ölüm maskesi ve fotoğrafı en uç kalıplan yaşamış, huzurlu huzursuz ifadesinde artık kesinlik kazanmış yüzlerin. Objektifinin arkasından bu taşlara sokulduğunda, ölülerin fotoğraflarının fotoğraflarını çekmeye yöneldiğinde, gene de, gözünün dibindeki perdeye yansıyan görüntülerin canlı olduğunu fark ediyor: Onlar, hala stüdyodalar. Kendilerinden, öldükten sonra da kalsın istedikleri yaklaşık imge donduğu, dondurulduğu an Zaman da durduğu yerden yoluna devam edebilecek.


O fotoğraflar böyle değil oysa. Çaydamlı'nın seçtiği açılar, kurduğu ışık ilişkileri, oluşturduğu çerçeveler onları kendi biçimlerinden ayırıyor. Asıl rötuşlama, kökten-yeniden-dokunma banyo aşamasında, bir de sonrasında başlayacak, İmge zaten saptığı Hakikat'tan bir defa daha saparak iyice uzaklaşacak, ya da kim bilir, kim tersini kanıtlayabilir, ona yaklaşacak. Bu son yeniden-dokunuş değil kaldı ki: Çaydamlı'nın bastığı fotoğraflar, bir de bu metinlerin eşliğinde yeniden basılacak, bir rötuşlama evresi daha geçirecekler. Yaptığı boyalama, doku çözme, doku katma, yamama işlemleri de kendi özgün dilleri, dozları ile bir mesafe ilişkisine, kaçınılmaz, girecekler. Her seferinde hakikatını berisinde imge, her durumda gerçekliğinin bir replikası, çoğu zaman bir duplikatası. Fotoğrafın mutlak özgün hali, objektifin arkasında düğmeye basıldığı an, bir tek.


Belki bundan, kimsenin yüzü yoktur gerçekte. Yalnızca öldüğünde kavuşur ona, gerçekleştirir. Bir canlının yüzüne elden geldiğince yaklaşmanın yolu, o yüzü durmadan denemekten geçiyor sanırım. Her bakışımızda bir, birden çok, sayılamayacak ölçüde enstantane, fotoğraf karesi, imge olasılığı içeriyor diyebiliyorsak, dediğimiz noktada, yüz belirme güzergahı içinde yol alıyor, yerinden oynuyor, kaynağına dönüyor, kaynağından uzaklaşıyor demektir. Ben, tanıdığım yüzlere en çok onları göremediğim durumlarda sokulabildiğimi düşünürüm. Belleğim tıka basa doludur her yüzün bütün halleriyle, ama onları ayırt edemem, hepsinin toplamından, kafatasımdaki perdenin üstünde tek bir imge kurar, oluşturur, yaratırım. Başkalarının yüzlerinin gerçek yaratıcısı benim. Kendi yüzümü oysa hiç görmedim, onu görmeden öleceğimi biliyorum artık.



Her bir yayın hakkı
"ALTIKIRKBEŞ YAYIN"a aittir. İzinsiz kullanılamaz.
"ALTIKIRKBEŞ YAYIN"a katkılarından dolayı teşekkür ederiz.




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa