Editörler

Suderin Murat
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Meryem Akköse
Yağmur Dolkun
Bülent Irkkan
Elif İnan
Nejat Kutup
Mahmut Özturan
Doğanay Sevindik
Zeynep Şişman
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Sarıcova'da Düğün - Dilek İmançer

A gız bana gelseydin ölürdün acından
Öğütler mi aldın ne? Anandan, bacından
Gız ben ölüyom senin ucundan
Hünkârım benim, sultanım benim

Geçmiş ile bağını koparmak istemeyen, geçmişin değerlerinin yaşatılması taraftarı olanlar için, geleneksel değerlerin çok fazla dikkate alınmaması, hep bir üzüntü kaynağı olmuştur. Geçmiş ile bağları çok sağlam olan, ancak modern dünyada yaşamak zorunda kaldıklarından, o döneme ait olan ritüelleri göremeyen ve yaşayamayan kişiler için Aydın’ın Kuyucak ilçesine bağlı Sarıcaova köyü önemli bir yer. Alevi bir dağ köyü olan Sarıcaova’dan ben de Savaş Yetim adlı öğrencim sayesinde haberdar oldum. Savaş’ın, Sarıcaova’da geleneksel değerlerin hala yaşatılmaya çalışıldığını anlatması ilgimi çekmişti. Bu ilgimi fark eden Savaş, bir gün elinde kenarları kuru karanfiller ve boncuk işlemeli bir yazma ile gelmiş, beni köylerinde bir düğüne davet etmişti. Köylerinde davetlilere, davetiye yerine yazma gönderiliyor, buna da “okuntu” deniyormuş. Bu davet üzerine Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Sinema Bölümünde belgesel çekmeye gönül vermiş akademisyen arkadaşlarım ve öğrencilerimle birlikte Sarıcaova’da düğün belgeseli çekmek üzere yola çıktık.

Aydın Kuyucak’a ulaştıktan sonra, bir dağ yoluna çıkmaya başlamıştık, yolda giderken yol kenarında incir ağaçlarının ermiş meyveleri bizi kendisine davet etse de başkasının olabileceği düşüncesiyle yolumuza devam etmiştik. Sürekli dağın zirvesine doğru tırmanıyor, küçük yeşillikler içindeki köyleri arkamızda bırakıyorduk. Artık sabırsızlanmaya başlamıştık, her gördüğümüz köyü, Sarıcaova sanıyorduk ama değildi. Daha da tırmanmamız ve zirvede en son kurulan köye kadar çıkmak zorundaydık.

Nihayet Sarıcaova’ya geldik. Sarıcaova, zirvede yeşillikler içinde, adeta saklı bir cennet gibiydi. Köye ulaştığımızda bizi, kapı önünde oturmuş, sohbet eden yaşlı kadınlar karşıladı. Bu güler yüzlü yaşlı kadınların örtündükleri renkli oyalı yazmaları, yazmalarının kenarından kulaklarına tutturdukları taze çiçekler ve gül desenli basma elbiselerinin üstünde dizilmiş mavi boncuklu karanfil kolyeleri, benim için inanılmazdı. Kulaklarına neden çiçek ve karanfil kolye taktıklarını sorduğumda bana “Eskiden parfüm mü vardı? Bu da bizim parfümümüz” yanıtını almıştım.

Köyü dolaşırken kapı önlerinde karanfil kolyeli başka kadınların da olduğunu gördüm. Köy adeta çiçek, meyve bahçesiydi, her evin bahçesinde rengârenk çiçekler ve ağaçların dallarını kıran elmalar, şeftaliler, armutların müthiş bir görüntüsü vardı. Tabi tüm bu güzellikleri meydana çıkaran köyün sokaklarının temizliğiydi.

Konaklamak için Savaş’ın ailesinin evine gittiğimizde evdeki misafirperverlik, kendimizi evimizde hissetmemizi sağlamıştı. Hele Savaş’ların kapı komşusu, öğretmen emeklisi, Hasan hocanın balkonunda, güneş batımında, kendi yaptığı meyve şarapları eşliğinde verdiği bağlama konseri unutulmazdı.

İlk gün çoktan köyün büyüsüne kapılmıştık. Ertesi gün düğün başlıyordu, bu yüzden erkenden kalkıp, düğün ritüellerini kaydetmemiz gerekiyordu. Bir yandan bunları düşünürken bir yandan da belgeselde ‘nasıl bir anlatım kurabilirim?’ diye düşünmeye başlamıştım, kronolojik kuru bir anlatım kurmak istemiyordum. Köydeki yaşlı kadınları takip edersem, içine düşmekten korktuğum kuru anlatım tuzağına düşmeyeceğimi fark ettim. Evet! Tamam! Bu düğünü onların bakış açısıyla anlatacaktım. Yaşlı kadınlardan,  şimdiki düğünlerde uygulanan gelenekleri, kendi zamanlarındaki düğünler ile karşılaştırmalarını isteyecektim. Böylece hem düğünü adım adım izleyecektim hem de yaşlı kadınlara düğün geleneklerini anlattıracak röportajlar yapacaktım.

Düğünün ilk günü, bana gönderilen düğün davetiyesinin köyde nasıl dağıtıldığını sorduğumda, gelinin yakın arkadaşı bir genç kızın geline ait tüm takıları takarak köydeki evleri tek tek dolaşarak dağıttığı cevabını aldım. Genç kız, tüm köyü davet ettikten sonra oğlan evine gider, gelinin altınlarını çıkarıp iade ettikten sonra, oğlan evinin vereceği hediyeyi alarak görevini tamamlarmış.

Sabahın erken saatlerinde düğün gelenekleri ile ilgili bilgi toplarken, köyün gençlerinin oğlan evinin kapısında toplandıklarını gördük. Ormana gideceklermiş, düğün evine Türk bayrağı asmak için ormandan ağaç kesilecekmiş.

Birkaç saat sonra gençler kestikleri ağaç ile birlikte davul zurna eşliğinde eğlene eğlene gelirler. Sonra köyde manevi lider konumunda olan “baba”, düğün evinin önünde çatıya kadar uzanan sırığa bayrağı salavat ve dualar ile bağlar. Bayrak asıldıktan sonra köyde birbirleriyle iyi günde kötü günde kardeşlik ve dayanışma yemini etmiş, “müsahip” olarak adlandırılan evli çiftler düğün için kesilen koyunun ciğerinden yapılan yemekleri yedikten sonra evlenecek genç çiftin sofrasının bereketi için dua ederler. Bu arada düğün için damadın arkadaşlarından birisi sağdıç olarak görevlendirilir. Onun görevi gelin ve damada düğün geleneklerinin uygulanmasında rehberlik etmenin yanı sıra, düğünde bayraktarlık yapmaktır.  Bayraktar elinde taşıdığı bayrakla, davul ve zurnanın önünde bulunmak zorundadır. Görevine başlamadan önce elindeki bayrağı, müsahiplerin yemek yediği oğlan evinin kapısında “baba” ya gösterir. Baba  “kurbanları kabul olsun, ocakları aydın olsun, yiyenlere helal olsun, yediren deniz olsun” sözleriyle bayrağa ve düğün sahiplerine bereket duaları eder.

Bayrakçı düğün davulcularının önüne geçerek, köyde genç kızı olan tüm evleri dolaşarak genç kızları toparlar ve kız evine götürür. Kız evinde genç kızlar, köyün yaşlı kadınlarından, Döndü Karaca’nın deyimiyle “vur davulcu davulu güm güm oynarlar”. Yine köydeki yaşlı kadınlardan biri olan yetmiş altı yaşındaki Fatma teyze (Fatma Kurşun); köylerinde eskiden yabana kız verip alınmadığını, yabana kız vereni de köye sokmadıklarını söylerken, şimdi her şeyin değiştiğini, artık kendi toplumlarına farklı kimliklerden insanların evlilik aracılığıyla karıştığını anlatır. Geçmişte yaşanan ayrımcılığın yanlış olduğunu şu sözlerle ifade eder: “Zaten hepimiz bir kişiyiz, gökten dört kitap indi, herkes bir kitap aldı, yoluna gitti, herkes dininde imanında, hep bir kuluz, hep bir Türk’üz, ayrımız gayrımız yok”.

Genç kızlar, kız evinde oynadıktan sonra, oğlan evine gelirler, tepsiler ve siniler üzerinde hazırlanan, kumaşlar ve giysilerden oluşan oğlan evinin hediyelerini alırlar ve davul zurna eşliğinde, kız evine götürmek üzere yola koyulurlar. Ha bu arada; oğlan evinin hediye ettiği, renkli yazmalarla süslenmiş koçu da unutmamak gerekir. Kız evi, hediyeleri getiren kızları karşılar ve her hediye tepsisini getiren kıza bahşiş verilir. Gelin, beyaz gelinliği ile misafirlerin arasına iner ve oynayan gençlere eşlik eder. Fatma teyze eskiden gelinlerin allı yeşilli elbiseler giydiklerini ve başlarında çıralar sallandığını, şimdi ise beyazın üzerine kırmızı örttüklerini söyleyerek, hafiften rahatsızlığını dile getirmekten de geri durmuyor.

Düğünün ilk gün ritüelleri böyle tamamlanınca akşamı kına eğlencesi düzenlendi. Fatma teyze yine araya girerek, kendi zamanlarında eğlencelerde oynamak için çıktıklarında önce zeybek, sonra sepetçi oyunu ve çiftetelli oyunlarını “havaya tefek atalım, Ali dayıya göbek atalım, kır belini Ali Dayı” diyerek oynadıklarını, şimdi ise gençlerin kolunu bile kaldırmadan sallandıklarını ve bunun kendisi açısından bir şey ifade etmediğini söylüyor.

Zehra teyze (Zehra Dalkıran) ise, kına gecesinde “vurdular vurdular kazan taşını, indirdiler düğün aşını, yarenim yarenim kınan kutlu olsun, varacağın yerde dilin tatlı olsun. Kaşıklıktan aldım kaşığı, gidiyor evlerin yakışığı, oluyor oluyor kız gelin oluyor, annesi evde yalnız kalıyor” diyerek kına türküleri yakıldığını söylüyor. Gerçektende kına gecesinde bu türkü eşliğinde kına yakılmıştı. Kına yakılırken, yanında sağdıcı olan gelin, kırmızı giysiler içinde, yine kırmızı başörtüyle başı tamamen örtülmüş ve ortaya oturtulmuştu. Gelinin önüne ters çevrilmiş bir tepsinin etrafına diz çökmüş kadınlar, kına türküleri söylerken, bir yandan da parmaklarıyla tepsiye vurarak tempo tutuyorlardı. Bu arada da kına büyüklerden deneyimli olan biri tarafından karılıyordu. Kına karıldıktan sonra, üstü mumlarla süslenir, genç kızlardan biri kına tepsisini omzuna alır, ayağa kalkar, diğer geç kızlar da ellerine aldıkları mumları yakarak kına tepsisini taşıyan genç kızı takip ederler ve bu şekilde gelinin etrafında üç kez dolaşırlar. Sonra kına tepsisi gelinin önüne getirilir ve gelinin ellerine ayaklarına kına yakılır, avucuna bereket getirsin diye altın konur ve kırmızı eldiven giydirilir. Artık gelin baba evinde genç kız olarak geçireceği son geceye hazırdır ertesi gün düğün günüdür.

Düğün günü sabah erkenden kız evinin bahçesinde kızın çeyizleri sergilenir ve tüm köylü kadınlar çeyize bakmaya gelirler. Öğlen ise düğün yemeği verilir. Düğün yemeğinde keşkek, et aşı, etli pilav, etli nohut aşı ve meze olarak meyve ya da tatlı bulunmaktadır.

Oğlan evinde ise damat giydirme töreni yapılır. Köyün “baba”sı, damadı “Allah bir Muhammed Ali” diyerek, dualarla, damada önce sağ kolunu sokturarak gömleğini giydirir, arkasından ceketini giydirir. Damat giyindikten sonra ayakta hazır olda durmuş, ellerini önünde kavuşturmuş, ayak başparmaklarını üst üste koymuş biçimde “baba”nın duasını dinler. Baba’nın duası bittikten sonra damat “baba”nın elini öper, Baba “Allah hayırlı, uğurlu etsin” der ve damada önüne eğilmesini söyler, damat başını eğerek, Baba’nın önünde diz çöker, “Baba” onun sırtını sıvazlarken dua okur ve damat giydirme merasimi hayırlı dileklerle tamamlanır.

Öğleden sonra köy meydanında takı merasimi düzenlenir, takılar damadın omzuna atılan kırmızı yazma üzerine takılır ve damadın yanında takı takanların ismini kaydeden bir yazıcı dolaşır. Damada köy halkı takı takarken bir yandan da köyün erkekleri oynamaktadırlar.

Damadın takı merasimi bitince artık sıra gelin almaya gelmiştir. Kız evinde, uzaktan, oğlan evinden gelen davul sesleri uğuldarken, bir yas havası vardır. Gelinin annesi, kardeşleri ve gelin vedalaşarak, ağlamaktadırlar. Gelinin babası, kızının ayakkabısını giydirir. Fatma teyze  “babasının ellediği hayırlı uğurlu olsun” diye yapıldığını söyler.

Oğlan evinden kız evine doğru gelin almaya gelen gençler bir yandan içki içerken bir yandan da oynamaktadırlar. Kız evinde ise derin bir hüzün vardır. Uzaktan yaklaşan davul gümbürtüleri hüznü artırmaktadır. Gelinin babası kızının kırmızı kuşağını beline bağlar, annesi son kez kızına sarılır, ana-kız ağlaşırlar. Dışarıda gümbürtüler artmıştır, gelini almak için oğlan evi kapıya gelmiştir, davul zurna eşliğinde tezahürat yapılmakta, gelinin inmesi istenmektedir. Gelin başı kırmızı örtüyle örtülmüş biçimde dışarı çıkar ve babası tarafından oğlan evinin sağdıçlarına teslim edilir. Sağdıçlar tarafından gelin ata bindirilir, davul zurna eşliğinde oynanarak, oğlan evine doğru yola çıkılır. Oğlan evinde damat kapıda gelini karşılar attan inmesine yardım eder, gelini kucağına alarak evine götürür, peşlerinde de bayraktar onlar kapıdan içeri girinceye kadar onlara refakat eder. Gelin ve damat yalnız kalınca gelinin başında bulunan kırmızı örtüyü kaldırmak için damat ona “yüz görümlük” takı takar ve gelinin örtüsünü açar.

Düğünün ertesi günü sabahı geline kadınlar arasında baş bağlama töreni yapılır. Gelinin başını bağlayan kadının tek evlilik yapmış olması ve kocası hayatta olması gerekmektedir. “Kocasından ayrılmış, ikinci evlilik yapmış, ya da kocası ölmüş kadınlara baş bağlatılmaz” diyor Döndü teyze. Kadınlar salâvat getirerek, bu tören için hazırlanmış işlemeli kaftanı, yakalığı, altınlı başlığı ve kırmızı eşarbı geline giydirirler. Gelin giydirildikten sonra yüz üstü yere köprü kurar, baş bağlayan kadınlar önlerine bağlı olan önlüklere, yazma ve şapka koyarlar, gelinin yanında ayakta durarak, gelinin üstünden bir bir eteklerine bu yazma ve şapkayı “Ya Allah, Ya Muhammed, Ya Ali” sözleriyle devrederler sonra bunlar gelinin üstüne atılır, hangisi gelinin üstünde kalırsa, doğacak çocuğunun cinsiyeti öğrenilir; şapka kalırsa oğlu, yazma kalırsa kızı olacaktır. Baş bağlandıktan sonra baş bağlayan kadınlar kayınvalideye “Geline ne bağışlıyorsun?” diye sorarlar. Kayınvalide ya bir mal ya da bir eşya bağışlar. Bizim gelinin kayınvalidesi bakır kap bağışladığını, yanında da aslan gibi bir oğlan verdiğini söylemiş ve gelinini öpmüştü. Gelin kayınvalidesinden ödülünü aldıktan sonra yöresel bir sanatçının saz eşliğinde söylediği “Ali Yar” türküsü ile yöresel semah oyununu, baş bağlayan kadınlar ile oynar. Bu törenden sonra törene katılan konuklara yemek verilerek düğün ritüelinin sonuna gelinir.

Dilek İMANÇER
Doç. Dr. E. Ü. İletişim Fakültesi Radyo TV Sinema Bölümü









 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa