Editörler

Suderin Murat
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Meryem Akköse
Yağmur Dolkun
Bülent Irkkan
Elif İnan
Nejat Kutup
Mahmut Özturan
Doğanay Sevindik
Zeynep Şişman
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Ege Bölgesinde Doğum Gelenekleri
Dilek İMANÇER
Doç. Dr. E.Ü.İletişim Fakültesi Radyo Tv Sinema Bölümü


İnsan yaşamında doğum ve ölüm bir doğa kanundur, fakat bu olguların anlam kazanması kültür ile biçimlenmektedir. Günümüzde iletişim teknolojilerinin gelişmesi sonucunda dünya M.Mcluhan’ın söylediği gibi evrensel bir köy olmaya doğru gelişme göstermektedir. Bu gelişmeler ulusların kültürel değerlerinin yavaş yavaş erimesine ve yok olmaya yüz tutmasına neden olmaktadır. Özellikle 1960’lı yıllardan sonra kitle iletişim teknolojilerinin yaygınlaşması ve kitle iletişim teknolojilerinin ürünlerinin belirli ülkelerin tekeline geçmesi sonucu, bu ürünlere maruz kalan büyük bir kitle, kitle iletişim araçlarından yansıyan kültürün etkisinde kalmakta, yerel kültürel değerlerini kaybetmektedir.

Kitle iletişim araçları tarafından yaygınlaştırılan, popüler kültür olarak da tanımlanan kültür, insanlar arası etkileşim ve uyum çabalarının ürünü/sonucu olmaktan çıkıp, endüstri toplumunun üretim ve pazar ortamlarında üretilen ve aynı şekilde tüketilen ürün haline gelmiştir. Diğer taraftan kültürde özne-nesne, araç-amaç, vb. çelişkilerini doğuran kültürün nesneleşmesi olgusu kitle toplumu kavramları çerçevesinde belirlenmeye çalışılmıştır. Kentleşme, sanayileşme ve modernleşme süreçlerini kapsayan bu yeni toplum modelinde birey geleneksel toplumsal konumlarından koparak yabancılaşmakta ve yalnızlaşmaktadır. Böylelikle bu bireyler toplumdaki konumlarını ve rollerini yeniden tanımlama gereksinimi içinde, kitle iletişim araçları karşısında eli kolu bağlı kalmaktadır. Baudrillard’ın da söylediği gibi insan duyarlılığının etik ve estetik ruhu pazar ortamında önemini yitirmektedir. Sessiz çoğunluğun içinde kültür gibi bilgi, güç ve toplumsal yapıyı oluşturan değerler eriyip gitmektedir. Bu yaşanan kültürel erozyon karşısında ulus devletler kendi kitle iletişim araçlarına yerli yayınları teşvik edici kotalar koyma çaresine başvurmaktadırlar.

Akademisyen kimliğimizle kitle iletişim araçlarının kültürel etkileri konusunda kuşkusuz endişeler taşımaktayız. Ulusal kültürün motiflerini taşıyan geleneksel değerleri, gelecek kuşaklara aktarabilme düşüncesinden hareket ederek Ege Bölgesi’nin yaşayan kültür varlıklarından olan “geçiş dönemi ritüellerinden ‘doğum’ olgusu araştırma konusu olarak seçilmiş ve bir belgesel film çalışması gerçekleştirilmiştir.

İnsan yaşamında doğum, evlenme ve ölüm gibi üç önemli geçiş bulunmaktadır. İnsanların bu geçiş dönemlerini anlamlandırma çabalarının bir sonucu olarak birçok gelenek, ayin, tören, dinsel ve büyüsel eylem yapılmaktadır. “Ege Bölgesi’nde Doğum” isimli belgesel film çalışmasında Ege Bölgesi’nde köylerde karşılaştığımız Halk Bilim açısından bozulmamış, halen yaşayan doğum ile ilgili ritüeller, adet ve inanışlar yansıtılmaya çalışılmıştır.

Paul Rotha, belgeselin temel işlevini şöyle tanımlamaktadır: Varolan ekonomik koşullar altında filmlerin eğlenceye dönük yapılması tutumu ortaya çıkmıştır. Ancak belgeseller, zamanın keskin eleştirisini yaparak, toplumsal amaca sahiptir. “Ege’de Doğum” isimli belgesel film çalışmasında da izleyiciyi eğlendirme kaygılarından ziyade, mümkün olduğunca gerçeğe sadık kalınarak toplumsal amaca sahip olmak sorumluluğu gözönünde bulundurulmuştur.

Film çalışmasına başlamadan önce Ege Bölgesi’nde doğum gelenekleriyle ilgili etraflı bir kaynak araştırması yapılmıştır. Bu araştırmanın sonucunda çekebileceğimiz geleneksel özellikler tespit edilmiştir. Bu tespit edilen geleneksel özelliklerin hepsinin çekiminin yapılmasının maalesef mümkün olmadığı görülmüştür. Ekonomik nedenlerin yanısıra, artık Ege Bölgesi’nde yerel geleneklerin yazımızın başında açıkladığımız nedenlerden dolayı eski önemini kaybetmekte olduğu gözlenmiştir. Geleneklerin bozulmadan yaşatıldığı köyler ( Bergama Yalnız Ev Köyü, Manisa Düzlen Köyü, Cumaovası Görece Köyü, Kemalpaşa Hamza Baba ve Çeşme Barboros köyü) tespit edildikten sonra, bu köylerle sürekli iletişim kurularak geleneklerini uygulama pratikleri yakalanmaya çalışılmıştır.

Ege Bölgesi’nin kırsal çevrelerinde evlenen yeni gelinin hemen çocuk sahibi olması beklenmektedir. Kadın kısırsa, doğurmamışsa gebe kalmak için pek çok çareye başvurmaktadır. Bu çarelerin başında yatırlara, türbelere gidip, ziyaretler yapma, adak adama, kurban kesme gelmektedir.

“Ege’de Doğum” isimli belgesel çalışmasında insanoğlunun neslini devam ettirmek için, çocuk isteme ve onu yaşatmak için başvurduğu çareler yansıtılmak istenmiştir. Bu çerçevede, film iki bölümden oluşmaktadır. Doğum öncesi ritüellerinin yansıtıldığı birinci bölümde, çocuk sahibi olmak için kadınların başvurduğu çareler anlatılmaktadır.

Manisa’nın Düzlen Köyünde yaşatılan bir ritüele göre, yeni evlenmiş kadın evliliğinin ertesi günü doğuracağı ilk çocuğun cinsiyetini öğrenmek için göle bıçak ve tarak aramaya gitmektedir. Daha önceden yengeler tarafından göle saklanan bıçağı bulursa oğlu, tarağı bulursa kızı olacaktır. Yine doğumla ilgili beklentiler çerçevesinde başka bir kadının eli ise doğurganlığının sırrını öğrenebilmek için Hamza Baba türbesinin altındaki deliğe uzanarak, dileğinin gerçekleşmesi için Hamza Baba’nın tülbent içine bağladığı parayı kabul etmesini beklemektedir. Bu ritüel çerçevesinde Hamza Baba’ya mumlar yakılır, onun tespihi dualarla üç kez tüm vücuttan geçirilir, sağlıklı ve hayırlı evlatlar edinebilmek için türbenin örtüsünden bir ip koparılıp kadının belinden üç kez dolaştırılır. Ege Bölgesinde kadının çocuk sahibi olmak için başvurduğu çarelerden en bilineni de dilek ağacına ipler bağlamak, bebek beşiği kurmaktır.

Kadınların çocuk doğurmak için bu kadar gayret göstermesini, ataerkil toplumun kültürel özelliklerinin bir yansıması olarak açıklayabiliriz. Zira bu toplum yapısında mülkün sahibi erkektir. Kadın erkeğe bir evlat, özellikle de bir erkek evlat verirse evliliği sürecek, gerçek anlamda mutluluğu yakalayacaktır. Anadolu insanının “Ocağı erkek evlat tüttürür” özdeyişinin izdüşümünü, filmdeki kadınların çocuk doğurmak için gayretlerinde görmekteyiz.

Filmin ikinci bölümünde doğum sonrası ritüelleri yansıtılmaktadır. Doğan çocuğa isim koyma, tuzlama, kırklama, hastalıklardan sağaltma, nazara karşı korumak için kurşun dökme ve nazar boncuğu takma pratikleri gösterilmektedir.

Bergama Yalnız Ev Köyü’nde doğumdan birkaç gün sonra bebeğe isim verilmektedir. Bebeğin adı, genellikle ailenin büyüklerinden bir erkeğin kucağında, onun tarafından dualar okunarak, üç kez adı söylenerek konulmaktadır.

Doğumun yedinci gününde bebek tuzlama töreni yapılmaktadır. Ebe ya da ailenin büyüğü olan bir kadın, bebeğe “yaşı uzun olsun” dileklerinde bulunan kadınların ortasına oturarak bebeği tuzlamaya başlar. Tuzlama bebeğin nefesi ve teni kokmasın diye yapılmaktadır. Bu işlem becerikli ve deneyimli kişiler tarafından yapılır ki onların becerilerinin çocuğa geçmesi amaçlanmaktadır. Tuzlamak için kullanılan tuzun içine para konulur ki ileride çocuk zengin olsun. Eğer bebek kız ise tuzun içine kadınlığı tatlı olsun diye bir tutam şeker de atılmaktadır. Tuzlama töreninden sonra evde mevlit okutulmakta, eş dost akrabalar çağrılmaktadır. Davetliler çocuğa ‘yaşı uzun olsun’ ‘anneye babaya hayırlı evlat olsun’ dileklerinde bulunup hayır duası ederler.

Günümüzde artık benimsenmeyen bebeği kundaklama işlemi Bergama Yalnız Ev Köyü’nde hala yapılmaktadır. Kundaklama ile çocuğun bacaklarının daha düzgün olacağına inanılmaktadır. Çocuk kat kat yere serilen bezlerin üzerine yatırılarak, belinden aşağısı ve kollarını da içine alacak şekilde sarılmaktadır. Sonra da bir iple çocuk adeta paketlenmektedir.

Yalnız Ev Köyü’nde yeni doğmuş bebeği görme, doğumun ilk haftasında başlamakta, kırkıncı gününe kadar sürmektedir. Çocuk görmeye gitmenin en yaygın ve geçerli kuralı ona bir armağan götürmektir. Genellikle giyim eşyası ve altın olan bu armağanlar çocuğun yattığı odaya bir ip üzerine atılarak sergilenmektedir.

Ege’ de bir inanışa göre doğumdan sonra kırk gün içerisinde anne ve bebek her türlü hastalık tehlikesine açıktır. Bu nedenle aile büyükleri tarafından loğusa kadın evde yalnız bırakılmamaya özen gösterilmektedir. Bebek kırkı dolmadan dışarı çıkarılmamakta, başka kırklı kadın ve çocuğu ile karşılaştırılmamaya dikkat edilmektedir.

Anne ve bebek kırk gün sonra “kırklanmaktadır”. Yalnız Ev Köyü’nde bu töre yalnızca kadınlar tarafından yerine getirilmektedir. Anne ve bebeğin, kırklama işleminden sonra tüm tehlikelerden kurtulacağına inanılmaktadır. Tüm akrabaların toplandığı bu törende içinde ayak değmeyen yerden toplanan kırk tane çakıl taşının olduğu kırklama suyu ile bebek yıkanmaktadır. Bunu anne ve bebeğin tüm kirli giysilerinin yıkanması izlemektedir. En son olarak kırklama suyu ayak değmeyecek bir yere dökülmektedir.

Çeşme Barboros Köyü’nde de hastalığı olan çocukların ‘Delikli Taş’ denilen taşın altından geçerek iyileşeceğine inanılmaktadır.

Cumaovası Görece Köyü’nde çocuğun sağlıklı büyümesi için bir takım sağaltma pratikleri uygulanmaktadır. Nazar ve büyüsel içerikli zararlı dış etkilerden korunmak için, kurşun dökme yaygın bir sağaltma pratiğidir.

Kurşun dökme işleminde bakır bir tencerenin içine soğuk su, para, toplu iğne, soğan kabuğu ve ekmek konmaktadır. Nazara uğrayan çocuk yere oturtulmakta, üzerine temiz çarşaf örtülerek, ocak üzerinde eritilen kurşun ‘Besmele’ ile çocuğun başı üzerinde tutulan tencere içine akıtılmaktadır. Bu işlem üç kez tekrarlanmaktadır. Kurşun döken kadın, soğuk suya giren kurşunun aldığı şekillerden bir takım anlamlar çıkarmaktadır. Kurşun dökülen su ile çocuğun başı ve omuzu sıvazlanmakta, nazarın kalkması için etrafa su serpilmektedir. Kalan su ise yine ayak değmeyecek bir duvar dibine serpilmektedir.

Nazara karşı en yaygın çarelerin başında ‘nazarlık’ taşıma gelmektedir. Cumaovası Görece Köyü’nde atadan kalma atölyelerde nazar boncuğu yapım misyonunu üstlenmiş ustalar, zanaatlarının belki de son temsilcisidirler.

Sonuç olarak bizim kültürümüze özgü değerlerin korunması toplumsal bilincin gelişimi açısından önemlidir. Bir yandan değişimlere ayak uydururken, bir yandan da geçmişe bağlılığı ayakta tutmanın, dengeyi kurmanın yolu olarak, kültürel mirasa, gelenek ve göreneklere aslına uygun bir şekilde sahip çıkmak gerekmektedir.



 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa