Editör

Bülent Irkkan

Yayın Kurulu

Tülin Ağca
Leyla Benli
D. Esra Ertürk
Elif İnan
Nejat Kutup
Fulya Köse
E.Kemal Mert
Doğanay Sevindik
Tacettin Teymur
Aylin Yılmazbayhan






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
    Sayılar    Sayı 14    Sinema ve Fotoğraf
Sinema ve Fotoğraf Leyla Benli

Sinema ve fotoğraf, ilk izlenimde ve üstün körü bir algıyla yakın, hatta biri diğerinden türemiş iki alan gibi düşünülebilir. Oysa sinematografik ve fotoğrafik "bakış" ve "görüş/görme" biçimlerine doğru yöneldiğimizde, her ikisi arasındaki farklılıkların, benzerliklerinin çok ötesinde olduğunu anlarız. Bu farklılaşma, ta üretim sürecinden başlayarak nihaî ürünün algımıza ulaştığı son noktaya kadar yayılmıştır.

Bu derin ayrım, salt alışılageldiği gibi, fotoğrafinin "an" lara, sinematografinin ise "süre" lere gönderme yapmasından kaynaklanmaz. Bilindiği gibi, her iki alanda da aksini kanıtlamış pek çok örnek ve çalışma mevcut. Uğur Okçu'nun scanograflarında[1]imajlar silsilesi, fotoğraf olanaklarıyla "süre"leştirilmiş, zamanın akışı sinematografik bir algıyla saptanmıştır. Veya  tersi için bir örnek olarak, neredeyse enstantane kolajları diyebileceğimiz,- epeyce sevimsiz bulunup yadırganan-  videoklip estetiğinin bu gün sinemada sıkça kullanılmaya başlanmasını verebiliriz. Zaten fotoğrafın tesbit ettiği "an" ın da, zamanın belli bir dilimi olduğunu (süre), gerçek anlamda "an" a tekabül etmediğini  biliyoruz.  Kimi enstantane hızlarının dakikalar sürdüğü bir fotoğrafta "an" dan bahsetmek ne derece anlamlı? Ya da 1/8000 sn. gerçekten "an" ın ölçütü mü?


Fotoğraf (Scanograph,Ardışık Işıkçiz): Ş.Uğur Okçu, Martılar

Temel sorun, fotoğrafik zaman ile sinematografik zaman kavramlarında gizleniyorsa eğer, burada kullandığımız "zaman" kavramının içini doldurmalıyız ilkin. Zaman, görülebilir bir şey olmadığına göre, öznel bir biçimde algılanabilir bir "şey"  olduğuna göre, bunun "tesbit" edilmesi ve "gösterilmesi" nasıl olanaklıdır? Bu amaca yönelik araçlarımız farklılaştıkça, bu araçların bize sunduğu zamansal algılar da değişmektedir. Örneğin, fotoğrafide, farklı enstantaneleri üst üste bindirmeye yönelik teknikler (düşük enstantane hızı, kolaj, sandviç baskı vs.) ile scanografi ve sinematografinin  yavaş-hızlı çekimleri, kurgu, enstantanesel kolajlar vs...

Tüm bu araçların asıl önemli etkisi, insan algısının Zaman'la ilişkisinde yarattığı dönüşümdür.

Kanımca, sinema ve fotoğraf arasındaki, her ikisini de tamamen özgünleştiren en temel ayrım, "Bakış" ta gizli. Milyarlarca imaj bombardımanına rağmen durup düşündüğümüzde, her ikisinin de bize sunduğu nihai ürünlerle, kendi algıladığımız dünya arasında katiyen bir benzerlik göremeyiz. Bunların kendi arasında da bir benzerlik yoktur. Ne sinema, ne de fotoğraf bize dünyayı göstermez -ne de "Gerçek"i. Gözümüzle baktığımızda algıladığımız dünya ile sinematografik ve fotoğrafik imgelerden bize yansıyan dünya arasında asla bire bir  örtüşme yoktur. Sinematografik ve fotoğrafik imge ve imajlar "-mış" gibi yaparlar. Hayır, asla gerçekliği taklit etmezler. Sadece gerçekliğin imajlarını kullanarak farklı bir gerçeklik kurgularlar, farklı ve kendilerine has bir Bakış ile. İşte temel ayrımları da bu Bakışlarındaki farktır!

Bizim dünyayı ve gerçeği algılamamız bir kadraj sınırlamasının ötesindedir.  Oysa onlar, seçer, ayıklar, dönüştürür, ekler ve çıkarırlar. Bizim, asla gerçekler üzerinde gücümüz olmayan bir olanaklar alanında yaparlar bunu.

Ve sanat, bunu yaptıkları noktada başlar.

Sinematografi, zamanı yeniden kurar, yeni bir süre/sürek imitasyonu yaratır. Buradaki zaman mefhumunun gerçek hayatta hiç bir karşılığı yoktur. Fotoğraf ise "zamanı" yok eder. Fotoğrafik algıda zamansal boyut yoktur. O bir sonsuzluk'a, akmayan, dönmeyen, dönüşmeyen, başlayıp-bitmeyen bir sonsuzluk'a atıfta bulunur.

Bir üçüncü farkın, imge / imaj yaratımındaki fark olduğu düşünülebilir. Sinema, simge olarak imajları kullanarak bir dil (language) kurar. Renklerden ışığa, sesten kurguya, kamera hareketlerinden objektif açısına kadar tüm araçları, bu imajlar dünyasının yarattığı dilin  hizmetindedir. Tüm sinemasal imajların bir anlamı, bir hedefi vardır. Bu bakımdan iş bilir bir illüzyonisttir sinema.

Fotoğrafik imajlar ise bir bütüncül "dil" kurma telaşından arîdir.  Fotoğrafi sadece imajlar sunar size, bu imajların algımızdaki tekabülü çoğunlukla tamamen özneldir. Fotoğrafik imaj, sadece bir imajdır ve sadece bir simgedir. Ancak, bu simgeler bir araya gelip dil kurmazlar. Kadrajın dışı ve önü bilinmezliktir ve bize sunduğu, hep sunamadığının/ sunmadığının merakını taşır (Her seçim, bir vazgeçiştir). Fotoğraf, sinemanın aksine bir dil icat etmez/edemez.

Son olarak bir soru: İnsan, kendi imajına, yani "öteki"nin gözündeki "kendine" ne kadar vakıftır?

  Deney:

  1. Aynada, kendini dört yönden incele, ön-sağ yan-sol yan-arka. 
Görüntüleri  hafızana kaydet.
2. Her dört açıdan kendi fotoğrafını çek/çektir.
3.  Her dört açıdan bir video kamera ile kendi görüntünü kaydet.

        Bu görüntüleri / imajları karşılaştır.

        Ne görüyorsun?



İpuçları:
* En iyi kendimizi biliriz.
* İnsan yüzü simetrik değildir.
* İnsan gözü, aynadaki görüntüsünü simetrik algılar. (Aynadaki suretinin iki gözüne birden, kendi iki gözünle aynı anda bakmaya çalış)
* Fotoğraf gerçeği tespit edemez.
* Sinema gerçeği tespit edemez.
* "Ben", kendi imgeme, "öteki" olarak bakmaya hiç katlanamam.

(Deneyimlerinizi benimle paylaşmak isterseniz Fotografya'ya e-mail atabilirsiniz)

 [1] http://www.ugurokcu.com/sergi.html




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa