Editörler

Suderin Murat
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Yağmur Dolkun
Bülent Irkkan
Elif İnan
Mahmut Özturan
Doğanay Sevindik
Zeynep Şişman
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Simone de Beauvoir’da Adet Kanaması Zeynep Direk


Andres Serrano The Interpretation of Dreams (The Curse)


Vücut dünyada, aslen hareket ve akışkanlık olan bir durumdur. Varoluş felsefesi fenomenolojik öncüllere dayanarak bizi vücudun mevcudiyeti ile bir nesnenin varlığı arasındaki farkı düşünmeye yöneltmiştir. Vücut hem dünyadan beslenen ve onunla iletişim halinde olan bir organizmadır hem de insani dünyada sınırları dondurulmuş her hangi bir nesne gibi nesneleştirilebilir bir varlık olarak belirir. Vücudu, Merleau-Ponty ve Simone de Beauvoir gibi “dünyada bir durum” olarak ele aldığımızda, mevcudiyeti her zaman cinsiyetli/zaten çoktan cinsiyetlendirilmiş olarak buluruz. Lacancı psikanaliz cinsiyet farkının sembolik düzene giriş öncesinde varolduğunu yadsıyacaktır; sembolik düzen öncesinde çocuk için anne ile baba arasında bir fark yoktur. Foucault da cinsiyetin doğallığından şüphe etmiştir, onu takip eden Judit Butler daha da ileriye giderek nihayetinde “doğa” da bilimsel ve kültürel bir kurgudan ibaret değil midir diye sorar. Feminist kuram cinsiyetin salt biyolojik bir veri mi yoksa salt toplumsal ve tarihsel bir kurgudan, kültür içinde bir olma tarzından mı ibaret olduğunu çok sorgulamıştır. Ne var ki, cinsiyetli varoluş, ister salt biyolojik bir veri isterse sırf toplumsal bir kurgudan ibaret olarak ele alınsın, bedene ilişkin belirlenimci bir konumu işgal etme riskine sürekli bir biçimde girilir. Sonuç olarak biyoloji bilimi de, ataerkil kültür de bedeni nesneleştirir. Halbuki varoluşçuluk açısından bakıldığında, “dünyada bir durum olarak vücut” ona ne içerden ne de dışardan dayatılmış bir nesnel yapıya indirgenebilirdir. Simone de Beauvoir’ın İkinci Cinsiyet’te1  kadını “durum”undan yola çıkarak ele alışını takip ederek hem somut bedenin kendisini nasıl her zaman toplumsal ve tarihsel olarak bir durum içinde bulduğunu ve kendi deneyimlerini bu durum içersinde anlamlandırdığını fenomenolojik olarak araştırabilir hem de bu durum üstünde yapılan bir düşünümden doğan feminist bilince ve eyleme onu dönüştürme özgürlüğünü tanımış oluruz.

İkinci Cinsiyet’te Simone de Beauvoir özgürlüğün ve aşkınlığın içkinlikte ketlenmiş olduğu bir kadınlık durumunu tasvir etmektedir. “Kadın doğulmaz kadın olunur” sözü, elbette “nasıl kadın olduk?” sorusunu, geçmiş kipindeki bu soruyu doğuracaktır. Ve ardından da başka soruları: Nasıl kadın oluyoruz? (Şimdiki zamandaki olma sürecimiz hakkında bir soru); Kadın olmalı mıyız? (Cinsiyet/toplumsal cinsiyet seçilebilir mi?); Nasıl kadın olabiliriz? (Cinsiyet farklılığını yaşama tarzımızı serbestçe icad etmemiz mümkün mü?) vs. Iris Marion Young, “Dizisellik olarak Toplumsal Cinsiyet: Kadınları Toplumsal bir Kollektif Olarak Düşünmek” adlı yazısında Simone de Beauvoir’ın “Kadın doğulmaz kadın olunur” sözünü yorumlarken Sartre’ın 1961 tarihli Diyalektik Aklın Eleştirisi’nde bulunan “atıl-pratik” (pratico-inert) ve dizisellik (serialité) gibi kavramlara müracaat eder. Feministlerin Beauvoir’ın bu sözünde ima edildiğini düşündükleri “toplumsal cinsiyet” kavramı, Young’a göre, atıl-pratik yapılarının bulunduğu bir alan olarak ele alınmalıdır. Dünyada bir durum içinde olduğu söylenen vücut, cinsiyetli mevcudiyet, bir takım atıl pratiklerin, yani önceki kuşakların praksislerinden doğmuş, onların dünyevi varoluşlarını etkili ve belirleyici bir biçimde dokumuş olan eyleme ve davranma biçimlerinin, kurumların bir ürünüdür. Atıl pratikler şimdiki zamanın kültürüne içkin olan, donmuş, çökelti haline gelmiş pratiklerdir. Örneğin kadın ve erkek arasındaki işbölümü, yani kadınlar kamusal hayatta varolmadan önce geçerli olan işbölümü (kadının evde çocuk bakması, temizlik yapması, erkeğin ise dışarda çalışması ve evi geçindirmesi) kadınlar da dışarda çalışmaya ve evlerini geçindirmeye başladığı halde ev hayatı üstündeki belirleyici etkisini sürdürmeye devam eder. Simone de Beauvoir için kadının biyolojik durumunun onun için bir handikap teşkil etmesinin sebebi, bu durumun görüldüğü ataerkil bakış açısı ve onun içinde bulunan atıl-pratiklerdir. Simone de Beauvoir bu bakış açısı yüzünden genç kızın ergenliğe geçişini işaretleyen adet kanamasının bedenin bir olumlanması, yetişkin kadınlığın kutlanması anlamıyla yaşanamadığını, aksine bir lanet, bir esaret gibi deneyimlendiğini vurgular. Bu yazının devamında İkinci Cinsiyet’in adet kanaması tecrübesine ilişkin olarak yaptığı fenomenolojik betimlemeyi yakından takip ederek Simone de Beauvoir’ın bu konuda söylediklerini geliştirmeye çalışacağım.
   
Simone de Beauvoir genç kızın vücudunun ergenlik çağında geçirdiği değişimleri anlatırken bedenin ergenlikteki kırılganlığından sözeder. “Dişi organlar hassastır, kolayca zarar görebilirler, tuhaf ve rahatsız edici olan göğüsler adeta vücudun ön tarafında oluşan bir kamburu andırırlar.” Genç kızın vücudundaki göğüsler niçin adeta bir kambur gibi tasvir edilmiştir? Onlar büyürken vücudun dışarı doğru yaptığı çıkıntı, vücut şemasında daha önce olmayan bir organın artık varolması, hareket edebilirliğin ve incinebilirliğin sınırlarını da değiştirir elbette. Ama bir de bu kırılganlığı toplumsal cinsiyet açısından düşünmek gerekir. Büyümeye başlayan göğüsler, çocuk ile kadın arasındaki geçiş noktasında bulunan bir ara varlığa işaret ettikleri için toplumsal bir kırılganlık, bir özürlü oluş, bir kambur doğmaktadır. Genç kız çocukken tabi olmadığı düzenlemelere tabidir artık, bedeninin kendiliğindenliğinin yerini, erkek bakışının arzu nesnesi olabilecek, herhangi bir saldırganlığı kışkırtmaması için sınırları çok iyi denetlenmesi gereken, ketlenmiş bir varlık alır. “Vücut hızlı hareket ettiğinde göğüsler varlıklarını sallanarak, acıyarak hissettirirler.” Koşan bir insanın bedeninde pek çok organ sallanır ve acır elbette. Ancak buradaki fiziksel rahatsızlığa eşlik eden bir utanç da vardır, bu sallantının veya et çalkantısının dışardan görünür olduğu bilgisinin verdiği yüz kızarması, kendi bedeninin görünürlüğünden duyulan bir ıstıraptır. Duran, sallanmayan, şekillendirmiş bir taşı, bir heykeli andırmalıdır kadınlıkta beden, aksi halde dişi beden bir cürete, bir meydan okumaya dönüşür. Simone de Beauvoir genç kızın ergenliğini anlatırken “Bundan böyle kadının kas gücü, dayanıklılığı ve çevikliği erkeğe kıyasla daha az olacaktır” der.3 Bunun sebebi toplum içindeki hareketlerin seyredilirliğinin verdiği kendini geri çekme hali, görünürlüğün deneyimi midir, yoksa vücuttaki kimsayal değişiklikler mi? Ona göre, ergenliğe girmiş olan kızın bedenin sergilediği fark kimyasal değişimlerin yaşanış biçimindedir. “Hormon salgılarının düzensizliği sinirsel ve vazomotor bir dengesizlik yaratır”.4  Hormonları olan her varlık düzene ve düzensizliğe maruz kalacaktır, burada asıl belirleyici olan genç kızın kadın bedeninin döngüsel hormonal ritmine karşı takınacağı tavırdır. Simone de Beauvoir şöyle yazıyor: “Adet krizi ıstırap vericidir: baş ağrıları, kırıklıklar, karın ağrıları normal etkinlikleri zor hatta imkânsız kılar; bu rahatsızlıklara sıklıkla ruhsal sorunlar da eklenir; sinirli, huzursuz, kadının her ay bir yarı yabancılaşma halinden geçmesi sıklıkla vaki olan bir şeydir; merkezlerin sinir sistemini ve sempatik sistemi her zamanki gibi denetleyeceğinin bir güvencesi yoktur; dolaşım rahatsızlıkları, vücutta bulunan bazı toksik maddeler, bedeni kadın ile dünya arasına koyulmuş bir ekran; ona basan, onu boğan ve dünyadan ayıran yakıcı bir sis, içinde kaybolup gittiği bir bulanıklık haline getirirler.”5  Belli ki vücutta meydana gelen fiziksel ve kimyasal değişiklikler, kadının dünyayı bedeniyle tutuşuna bir darbe indirir; vücut dünyanın tenine tensel bir ilmek, onunla içerden bir bağlantı, sağlam bir tutunmuşluğa, demir atmışlığa bağlı bir hareket yeteneği, aydınlık görme ve anlama biçimi olmaktan çıkar. Artık beden sanki kendisini aşan güçlerin yansıdığı bir aynaya, anlaşılmaz bir filmin görüntülerinin aktığı bir ekrana, öznesi olmayan duyumlara, puslu bir haleti ruhiyeye dönüşmüştür. Kadın, beden ve dünya birbirinin dışında olduğunda varoluş da bir akışa, bir sise benzer. “Bu sızlayan edilgin ten boyunca tüm evren çok ağır bir yüktür. Ezilmiş, sulara gömülmüş, boğulmuş, dünyanın geri kalanına yabancılaşmış bu ten, kendisine de yabancı hale gelir. Sentezler çözülür, anlar artık birbirine bağlı değildir, başkası artık yalnızca soyut bir biçimde tanınır; akıl yürütme ve mantık melankolik hezeyanlarda olduğu gibi el değmeden kalmışsa bile, organik karışıklığın bağrında patlak veren tutkusal kanıtların hizmetine sokulmuşlardır.”6 Dünyaya yabancılaşan ten kendisine de yabancılaşır, ben’ini bir anın ötesinde bulamadığından, zamansal devamlılığı kuramadığından; bireyleşme, kişileşme imkânını da yitirir böylece. Geriye kalan diyakroniden, ayrık zamanlılıktan başka bir şey değildir.  Başkasıyla ilişki de çökmüştür bir bakıma, çünkü bilinçlerin birbirini tanıması için geçilmesi gereken karşılıklı sınama ve mücadele senkronik bir zamanı varsayar. Anda birlikte olma yalnızca bilinçlerin birbirini soyut tanıması olduğunda gerçek bir öznelerarasılıktan söz edilemez. Soyut birbirini tanıma belki de yalnızca birini önceden beri tanıyor olduğumu söyleyen bir hatıradır. Akıl şimdiki zamandaki tutkusal kanıtların hizmetine girmiştir, çünkü sentezlerin çözülmesi, zamanın eklemlerinden kopmasıyla gelecekteki ereğini yitirmiştir. Kısacası denebilir ki, adet kanaması gören bir genç kız için ne Descartes’ın metafiziği ne de tinin mutlak bilgiye doğru Hegelci bir seyahati mümkündür. Cogito’nun bir andaki kesinliğinden ibaret bir hezeyanlar alemine mahkum olmuştur o. Şu farkla ki, bu cogito bedenini askıya alamaz, düşünsel süreçlerden bir ben’in varlığına da hükmedemez. Onun düşüncesi ben’ini bulamama halidir. “Bu olgular son derece önemlidir: ancak kadının onlara verdiği ağırlık, onların bilincine varma tarzına dayanır”7  diye yazmış Simone de Beauvoir. Peki bu olguların bilincine varma tarzımız ne olmalı?

Betimlemenin bir başka noktasında sıra ergenlik dönemindeki erkek çocuk ile ergenlik dönemindeki kız çocuğu karşılaştırmaya gelir: Genç erkeğin erotik itkileri onun bedeniyle gururlanışını doğrulayacaklardır. Genç kız da arzularını üstlenmeyi başarabilir: ancak sıklıkla bu arzular onun için utanç verici bir karakter taşırlar. Bedeni bütünüyle rahatsızlık çeker.8  Çocukken vücudunun “içlerine” karşı bir güvensizlik duymuş, bu uykudaki derinliklerin varlığına gerçekten inanmamıştı, işte bu red adet krizine onu tiksinç kılan şüpheli bir karakter vermiştir. “Adet esareti (la servitude menstruelle) yol açtığı psişik tavır dolayısıyla ağır bir handikap haline gelir.”9  Bazı dönemlerde genç kızın başının üstünde dolaşan “tehdit” ona öyle tahammül edilmez görünebilir ki, kanama geçirdiği anlaşılacak, kan görünür olacak, bahtsızlığı bilinecek diye korkarak tüm yarışlardan, tüm zevklerden vazgeçer. Bu bahtsızlığın uyandırdığı dehşet organizmada yankılanır, psikosomatik etkiler yaratır ve onun rahatsızlıklarını ve acılarını arttırır. Adet kanaması bedende psişik olan ile fiziksel olan arasında bir mesafe olmadığını gösteren bir sınır durum olduğu için de dikkate değerdir: “Dişi fizyolojinin karakteristiklerinden birisi endokrin salgıları ile sinir sisteminin düzenlenmesi arasındaki sıkı ilişkidir: bunlar arasında karşılıklı birbirini etkileme vardır; bir kadın vücudu –ve tekil bir biçimde genç kız vücudu— histerik bir bedendir, yani psişik yaşam ile onun fizyolojik gerçekleşmesi arasında bir mesafe yoktur.”10  Ergenlik sıkıntılarının keşfinin yarattığı altüst oluş, bunların kültürde olumlu bir biçimde konuşulmasının imkanının da bulunmaması, bastırılmışlık ve dilsizlik, genç kızın ruhsal yaşamını da bedensel yaşamını da şiddete maruz bırakır. “Artık bedeni tedirginlikle gözetlediği bir şüphelidir, ona hasta görünür : hastadır”.11

Kültürü dönüştürmek, bedenlerimizle yeni sembolik ilişkiler kurmak, dünyada bulunduğumuz durumun akışkanlığını ve döngüselliğini, doğurganlık kapasitemizi olumlamak adet kanamasını da bir esaret, bir utanç, bir kir, bir hastalık olmaktan çıkarabilirdi. Televizyon reklamlarında karşılaştığımız adet gördüğü halde kullandığı ped sayesinde gündelik yaşamında hiçbir şeyden geri kalmayan kadın temsilleri, çağdaş kültürün gözünde bu kanamanın aslında olmadığını, hiçbir şey fark ettirmediğini, bir başka tüketim gereği yaratmaktan öte bir anlam taşımayan fiziksel bir sıkıntı, bir anomali olduğunu ima ediyorlar. “Cinsiyet farklılığı yoktur, asıl mesele toplumsal cinsiyetten ibarettir” diyen feministlere diğerleri öfkelenerek “Ama ben regl oluyorum” diye yanıt vermişlerdir, oysa belki de tartışılan şey bu çıplak olmayan, görünür olmayan, lafı edilmeyen olgu değil, onun hangi anlamlarla, nasıl yaşandığıdır. Herhalükârda, cinsiyetli bedenin farklı deneyimlerini önemseyen feministler tabuları yıkacak ve kadınları özgür ve kendileriyle barışık kılacak yeni anlamlar yaratmaya çabalıyorlar.

1  Simone de Beauvoir, Le Deuxième Sexe, Gallimard, 1949.
2 Iris Marion Young, “Gender as Seriality: Thinking Women as a Social Collective”, Intersecting Voices, Princeton NJ: Princeton University Press, 1997.
3 Le Deuxième Sexe, Cilt I., s.373. 
4 A.g.e.
5 A.g.e.
6  A.g.e., s.374.
7  A.g.e.
8 A.g.e., s.377.
9 A.g.e.
10 A.g.e.
11 A.g.e., s. 378.




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa