Editörler

Suderin Murat
Gülçin Tellioğlu
Leyla Yücel

Yayın Kurulu

Yağmur Dolkun
Bülent Irkkan
Elif İnan
Mahmut Özturan
Doğanay Sevindik
Zeynep Şişman
Elif Vargı






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
Dişli Vajina Babafingo'ya Karşı... Hande Öğüt






Erkek çocuk, annesinin vajinası olduğunu bilmez, onun da penisi olduğunu sanır. Buna mukabil, kız çocuk da bilmez kendinde vajina olduğunu. Budanmış bir penis olan klitorisine, her şeyi dışlar şekilde yatırımda bulunur, erkek organına engelleyemediği, bütün psiko-cinselliğini etkileyen bir haset duyar. Penis sahibi olamayacağını anlayınca da babasının penisinin, kendi içine girip ona bir çocuk vermesini arzu eder. Annelik, ulaşılması imkânsız bir erkekliğin taklidinden başka bir şey değildir; çocuk penisin ikamesidir...

Freud’un Cinsel Monizm Teorisi’ne, kadındaki bütün hasedi ve histeriyi, penis özlemiyle açıklayan bu görüşe (fallosantrizm) göre, kadının cinsel organı ve cinsel kimliği kendisi açısından birincil bir anlama sahip olmaktan ziyade, penisin ve erkek cinsel kimliğinin negasyonu (yadsınması) olarak ikincil bir anlama sahiptir. Ki kadına ve onun hazzına yönelik hiçbir iyi niyet bulunmayan bu teoriye en büyük eleştiri, Fransız psikanalist ve feminist Janine Chasseguet Smirgel’den gelir ve erkek çocuğun da vajenin varlığı bildiğini iddiası geliştirilir. ‘Küçük Hans’ vakasını ayrıntılarıyla inceleyen Smirgel, görüşlerine dayanak olarak şunu sorar: “Peki ama Hans annesinin ‘kendi küçük sevimli aleti’yle doldurup doyuramayacağı kadar büyük bir organı (vajen) olduğunu bilmediği halde, neden annesinin hoşuna gitmek için babasınınki kadar büyük penis sahibi olmayı istesin ki?”

Klasik teori vajeni bir yokluğa dayandırırken, kadın cinselliğini de bir edilgenliğe indirger.

Freud’un ve daha birçoklarının cinsel açıdan ‘normal’ kadının dönüşümünün aşamaları ya da alternatifleri olarak sözünü ettikleri erkekçe klitoral etkenlik/kadınca vajinal edilgenlik karşıtlığı, eril cinsellik pratiklerinin gereğidir elbette.

Puşkin, bir erkeğin, arzuları güçlendikçe ‘kadın’ kelimesini ‘vajina’ kelimesinden ayırmasının zorlaştığını söyler. Erkeğe, vajinanın yanında kadının varlığındaki herhangi bir şeye gözlerini açtıran tek şey, tatmin edilmiş arzudur. Bu yüzden zeki kadın, erkeğin hayalinden vajinasını kurtarmak için ilkin kendini vermelidir ki vajinaya doyan erkek gözlerini kadının aklına ve ruhuna çevirebilsin. Puşkin güzel buyurmuş ama, ‘şeylere’ girmek için, onu kendinde tutacak her şeyden, imgeden, düşünceden, temsilden, her türlü öznellikten sıyrılmalıdır bilinç; hiçbir öğreti ve geleneksel kabul ikamet etmemelidir zihninde...

Zira tarih boyunca bütünüyle cinsellikle dolup taşan bir beden olarak tanımlanan kadın bedeni, kendisine içkin patolojinin etkisiyle tıbbi uygulanımlar alanıyla bütünleştirilmiş ve (düzenli doğurganlığını sağlamak zorunda olduğu) toplumsal bünye, (esas ve işlevsel öğesi olmak zorunda kaldığı) aile düzlemi ve (ürettiği ve biyolojik, ahlâksal bir sorumluluk çerçevesinde eğitimi boyunca güvence vermek zorunda olduğu) çocukların hayatıyla organik bir iletişime sokulmuştur. Bu süreçte cinsel organ/cinsellik de üç biçimde tanımlanır: Kadına ve erkeğe ait olan ortak bir şey; özellikle erkeğin sahip olduğu, dolayısıyla kadında eksik olan bir şey; ve tek başına kadının bedenini oluşturan, onu üreme işlevlerine göre baştan aşağıya düzenleyen ve aynı işlevin etkileriyle de onu sürekli bozan şey...

Pablo Neruda “Kadın Bedeni” adlı şiirinde can veren ama aynı anda kendindeki ölümü de yaratan vajinayı şöyle betimler:

Kadın bedeni, ak tepeler, ak baldırlar,
bir dünyadır açık kasığın senin.

Gustave Courbet’nin “Dünyanın Kökeni” tablosuna esin veren, kutsal kitaplardan geleneklere, kişisel hayattan endüstriye, edebiyattan sanata dek hem hayatın kaynağı ve şehevi bir nesne, hem de ölüm sunan karanlık bir mağara ya da bütün kötülüklerin anası şeytani bir güç olarak yorumlanan vajina, olumlu ve olumsuz iki edimin, iki düşüncenin, iki duygunun karşısında yer almış hep; ya bir hiç olmuş ya hep!

Shakespeare’in Hamlet’inde hiçbir yerdir orası. Nitekim, Hamlet ve Ophelia arasında şöyle bir diyalog geçer:

Hamlet: Aşna fişne sandınız değil mi? Köylüler gibi yani? Ha ne sandınız?
Ophelia: Hiç Lordum.
Hamlet: Bu güzel işte; bir ‘Hiç’ demek ki, kadınların bacakları arasında yatan; sıfır yani.

Terry Eagleton’ın da onayladığınca, Elizabeth döneminde ‘hiçbir şey’, zaman zaman kadının cinsel organı anlamına gelir. D.H. Lawrence’ın Leydi Chatterley’in Aşığı’nda bekçi Mellors, Leydi Chatterley’e ‘am’ sözcüğünü ve onun kendi dünyasında ne anlama geldiğini öğretir:

“‘Am nedir?’ diye sordu.
“Bilmiyor musun? Am! Oranda, aşağıda; içine girdiğimde hissettiğim şey, içine girdiğimde senin de hissettiğin şey; hepsi işte.”

Jelto Drenth’in, vajinaya dair kapsamlı ve eğlenceli bir kültür çalışması olan kitabı Dünyanın Kökeni: Vajina, uğruna nice namus cinayetinin işlendiği, koskocaman bir pornografi sektörünün çevresinde döndüğü vajinayı ve kadın cinselliğini, tarihsel, anatomik, antropolojik ve biyolojik açıdan etraflıca incelerken, tıp metinleri, efsaneler, antik kaynaklar, bilim, romantik edebiyat ve fantezi kaynakları üzerinden vajinanın feminist ve lezbiyen literatüründeki yerine ulaşması son derece sevindirici...

Feminist literatürde geniş yer kaplayan vajina ve söylemleri, 1960’larda ‘amın kudreti’ terimiyle gelişir. Hollanda’da çıkan yeraltı dergilerinden Suck’ta ‘amın kudretini yeniden kazanma’ konusunda heyecanlı yazılar yazan, Germaine Greer’den başkası değildir:

Am güzeldir. Emersen anlarsın. Vücudun kendininkini emecek kadar esnek değilse parmağını usulca içine sok, çıkarıp kokla ve onu em.

Feminist aktivist yazarlar vajina ve klitorise gerçek anlamını armağan ederlerken, kadın romancılar da cinsel organlara dönük bir sembolizm yaratmışlardır. Dudakların, ellerin, vajinanın eril bakışın sınırlarındaki kösnüllüğü değil, kadınsı oto-erotizmdir bu. Kadın bedeninin organlarını, sakınımsızca eğretileme olarak kullanan (ki başyapıtı Venüs Deltası, bunun en iyi örneğidir), cinsel hazzı dil kurallarının içine yerleştiren ve bedenin ritimlerini özgürce dillendiren Anais Nin, Freud’un, “Bilinçaltı, sözdiziminin bozulmasıyla temsil edilir,” görüşünden yola çıkarak geleneksel yazının ritmini ve kurallarını tehdit eder.

Henry Miller ise eril literatür içinden bakar vajinaya. Oğlak Dönencesi’nde vajinayı sınıflandırır, kimi kez küçümser, kimi kez korkar ondan: “Gülen amcıklar vardır, konuşan amcıklar, yumurta biçimindeki küçük ağız çalgısı biçiminde, besisuyunun yüksekliğini ve alçaklığını kaydeden depremçizer makineleri gibi kaçık ve histerik, iri amcıklar; balina ağzı gibi açılan ve sizi canlı canlı yutan yamyam amcıklar; köküne kadar kazınmazsa hiç karşılık vermeyen bitkisel amcıklar...” (Ki Neruda da katılır, kazıma konusunda ona: “Benim hoyrat çiftçi bedenim kazar seni ve fırlatır oğulunu toprağın derininden”).

Vajinayı köküne dek kazımanın yanı sıra içini herhangi bir nesneyle doldurmak, hazzın da işkencenin de muradı. Catherine Breillat’nın bedenini ve zevki keşfeden bir genç kızın öyküsünü anlatan İlk Sevişme’sinde yatılı okul öğrencisi Alice, çay kaşığını vajinasına sokarak, cinsel organını tren raylarına yapıştırarak, kendi sıvısıyla cama adını yazarak ve cinsel organına solucan sokup gezdirerek bedeninin imkânlarını araştırır. Joseph Kessel’in, Louis Bunuel’in sinemaya uyarladığı Gündüz Güzeli romanında da vajina üzerinde gezdirilen akrepler, böcekler görülür. Seks, ölüm ve dışkıyı temsil eden akrepler, doğal olanın bastırılması ile cinsel doyumun yerine geçen anlamsız şiddeti tescil eder.

Güney Amerika edebiyatında, ‘kirli gerçekçilik’in ustalarından ‘Karaibli Bukowski’ olarak tanınan Pedro Juan Gutierrez de romanlarında sert bir erotizm kullanır; kadınların cinsel organlarına bıçak sokarak işkence etmek yaygındır. Pauline Reage’nin efsanevi romanı O’nun Hikâyesi ise işkenceyi onura dönüştürür,. ancak ne var ki nihayetinde eril hegemonyayı olumlar. Kırbaç darbeleri, kızgın demirle dağlamalar, zincire vurmalar ve orji, gururlu, ağırbaşlı, deliler gibi âşık bir kadının sevdiği erkeğin karşısına ‘tam bir kadın’ olarak çıkmak için geçmesi gereken kapılardır.

Dişli ve Mis Kokulu Vajina

Penise gıpta etmeye yazgılı kaderiyle kadın, onu elde etmek için her yola başvuracaktır öyleyse. Ya babasının bir benzeri olan kocasına kölece, domestik tutkusuyla, ya bir çocuk-penis arzusuyla... Penise iyelik güdüsünün, edebiyattaki en manidar örneği, Charles Bukowski’nin, “15 cm” adlı öyküsüdür şüphesiz. Karısının zorunlu diyet programı sonucu 15 cm’e dek düşen Henry’nin, yani bir penisin öç alma hikâyesidir bu. 15 cm’den sonra küçülmesi duran Henry, bir sabah karısının ellerinde, onun vajinasının içine girer. ‘Küçük kalafatım’ sıfatıyla sevilen Henry bir vibratörden farksızdır. Tuhaftır ama Henry’nin öfkesi, karısının güzellik ve ideal kilo saplantısında hicvedilmez de, keyif için seksüel oyuncak gibi kullanılmaktan rahatsız olur ‘küçük bey’! Ancak yine galip çıkan taraf olur; karısını iğneleyerek öldürür ve eski gücüne kavuşur. Vajina tarafından yutulan penis, onu ortadan kaldırarak kadının kitonyen doğasından, aydınlık kültür dünyasına mensup olur yeniden.

Dişli Vajina tehdidine karşı önlemini de almış olur böylece Bukowski. Latince’de ‘vagina dentata’ (dişli vajina) olarak adlandırılan bu olguda, vajinanın tek görevinin, parçalayıcı dişleriyle penisi yiyip yok etmek olduğuna inanılır. Bir kadınla sevişen erkeğin ejakülasyondan sonra penisinin ereksiyon gücünü kaybettiği, vajinanınsa spermlerle beslenerek daha da palazlandığına inanılır. Bir Kuzey Amerika Kızılderili miti olan Dişli Vajina, kadın gücü ve erkek korkusunun doğrudan aktarımıdır. Her vajina mecazen gizli dişlere sahiptir; çünkü erkek çıktığında, girdiğine göre azalmıştır.

Camille Paglia, dişli vajina mitine duyulan aşırı korkuyu annelik işleviyle bağdaştırır. Kadının gizli vampirliği toplumsal sapkınlık değil, doğanın onu usandırıcı bir kusursuzlukla donattığı analık işlevinin bir uzantısıdır. Zaten erkek için cinsel ilişki demek, enerjisinin kadının dolgunluğu tarafından emilmesi, anneye dönüş ve teslimiyet demektir. Ama aynı zamanda bir kimlik edinme çabasıdır. Cinsel ilişkide erkek, onu taşıyan dişli güç, yani doğanın dişi ejderhası tarafından tüketilir ve salıverilir. Öyleyse, kimlik edinme çabası da boşa gidecektir. Hoş, erkek nedir ki?

Yarım kalmış bir dişi olarak eril, ömrünü kendini tamamlamaya çalışmakla, dişi olmaya çalışmakla geçirir. Bunu da sürekli olarak dişiyi aramak, birlikte yaşayıp içinde erimek suretiyle yapmaya uğraşır ki annesinin rahmine geri dönmek isteyen erkekler kendi özel mitolojilerini yaratmışlardır çoktan. Valerie Solanas, tamamen yalnız ve aciz bir birim olan erili, partneriyle empati kuracağına, “nasıl yaptığı, birinci sınıf performans gösterdiği, nasıl iyi boru döşediği” konusuna takıntılı olduğu için topa tutar: “O bir makine, yürüyen bir vibratördür.”

Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu’nda cinsel monizme de saldırır Solanas. Kadınlarda penis hasedi yoktur, aksine erkeklerde kuku hasedi vardır ona göre: “Eril edinginliğini kabul edip kendini bir dişi olarak tarif ettiğinde ve bir dönme olduğunda düzme ihtirasını kaybeder ve çükünü kestirir. Sonra da ‘kadın olmak’tan sürekli yaygın bir cinsel duygu sağlar.”

Solanas’ın fikirleri belki fazlaca saldırgan, ama kadının cinsel nesne haline getirilmeye çalışıldığında, hiçbir zaman gerçekten nesne olmayacağına ilişkin düşüncelerine katılmamak mümkün değil. Nesne öncesi arkaik tensel bir içkinlik, nesne-özne öncesi bir ab-ject, kültürelin doğumundan bir atık, bir zillet durumudur kadın. Dişinin kültürle ve tarihle olan ilişkisini ‘abject’le (iğrenç) açıklar Julia Kristeva. Beden, sürekli kayıplar yaşayarak özerk hale gelir. Eril bakışın erimindeki cinsel imgesi, kendi bedeninden; kan, kusmuk, ter, kıl gibi ‘iğrenç’ addedilen ifrazattan arındırıldığı ân mistifiye edilir kadın. Moda ve reklam sektörünün ürettiği prototip kadın kurgularından pornografik filmlerdeki terlemeyen, kanamayan, işemeyen siborg kadınlar, aynı yüceltimin ürünleridir. Avangard yazar Alina Reyes, kadın porno edebiyatının ‘İncil’i addedilen The Butcher’da bozuşturur bu yargıyı. Kan kokan, pis bir kasap ile bir kadının cinsellik ağırlıklı ilişkisini, etler arasında yaşadığı kösnüyü anlatır; romanlarını ‘et’, ‘kan’, ‘acı’, ‘şiddet’ ve ‘haz’ kavramlarını bağıntılayarak kurar.
Sadistik geleneğe bağlı yazarların eserlerinde anüs bir şeftali gibi tanımlanırken, bok sevgilinin kokusuyla özdeşleştirilir, hatta partnerin en iç gıcıklayıcı ‘aksesuarı’ halini alır. Georges Bataille, seks, ölüm, aşağılama, müstehcenlik ve kötülüğün yüceltildiği; tanrı düşüncesinin alaşağı edildiği yapıtlarında şiddetle beslenen erotizmin, estetize edilmeden de kabul görebileceği düşüncesini aşılar. Bizzat kendi hayatını anlattığı ilk kitabı Gözün Öyküsü’nde, yumurta, göz, sidik, kan, meni, vajina belirgin motifler; seks, orji, ölüm, tanrısallığı kovuşturma ise temel temalarıdır. İşemek, boşalmak, kusmak, otuzbir çekmek, kıçta yumurta kırmak, kan koklamak ve ruhban sınıfını ‘düzmek’le süregiden kitap, sodomi, eşcinsellik, ensest ve orjiyi yüceltir. Comte de Lautreamont olarak tanınan kötülüğün prensi Isidore Ducasse, Maldoror’un Şarkıları’nda kan içmekteki delilce şehveti anlatır: “Yanımda yatan erkeklerin kanlarını kana kana içtiğimin ertesi günü...”

Cinsel eşin kanını içmek âdeta yeniden doğum imgesi görür Philip Roth’un Meme’sinde de. Edebiyat profesörü David Kepesh, kendinden hayli genç öğrencisi Consuela’yı kaybedeceğini hissedince, ona eski bir sevgilisinin yaptığı gibi regl döneminde oral seks yapar, kanını yalar. Yitirdiği cennete geri dönüş isteği, hayat suyuna kavuşma arzusudur bu. Aynı Kepesh, yıllar önce Meme’de karşımıza dev bir kadın memesi şeklinde çıkmış ve bunu bir zevke dönüştürmekte gecikmemişti: Meme ucunun zevk verdiğini keşfeden, dev memesini (yani, ‘kendisini’) okşatıp sevgilisine mastürbasyon yaptırarak hazza ulaşmıştı Kepesh defalarca.

Portnoy’un Feryadı’ndaysa kadın kokusuna övgüler düzdü bu kez Roth. Kahramanının, aşağılayarak Maymun adını taktığı sevgilisinin kokusunun gücü büyüleyiciydi: “... Maymun bir ara Ranieri’deki kadınlar tuvaletine gitti ve bir parmağında amının kokusuyla geri geldi, onu yemeğimiz gelene kadar öpüp koklamak için burnuma götürdüm.”

Yemek ile cinsellik arasında tartışılmaz bir bağ var. Kokular, dokular, dolgunluk, doygunluk, lezzet ve zevk, bedenin her iki etkinliğinde de ortak kavramlar... Bu birliktelikte işi en uç noktaya getiren kült eserlerin başında gelir Marquis de Sade’ın Sodome’un 120 Günü adlı romanı. Pier Paolo Pasolini elinde muhteşem bir dekadan filme dönüşen eserde, tabaklarda bok servisinden tutun da vajinal sıvıları sos niyetine kullanmaya varıncaya dek bedensel salgı ve atıklar yiyecek maddeleriyle karıştırılır: “Kızın apışarası üstüne birkaç çiğ et kondu. Adam parçaları kavradı, kızcağızın amcığına soktu, döndürdü, döndürdü ve vajinanın sağladığı tuzla kapladıktan sonra çıkarıp yedi.”

Kendi vajinasının fotoğrafını çektirerek çalıştığı dergide yayınlatan Germaine Greer, en lezzetli yemeklerin de aynı tat ve kokuya sahip olduğu gerekçesiyle kadınları vajina kokularıyla gurur duymaya ikna etmeye çalışır. Ölümsüzlüğün kokusunu elde etmek için güzel kadınlarla sevişen ve sonra öldürerek kokularını çalan, vücuduna kadın kokusu zerk ederek ölümsüzleştiğini inanan Jean-Baptiste Grenouille (Patrick Süskind, Koku), Greer’i onaylar âdeta. Kadın cinselliğini yeniden yapılandıran Catherine Breillat’nın filmlerinde aybaşı kanı içmek, kadın cinsellik organının yakın çekimleri, pislikle hemhal sahneler, sadist geleneğinin uzantısı olmakla birlikte Fransız yapısökümcü feminist düşünceye de göz kırpar. Regl kanı da vajina kokusu da utanılıp gizlenilecek sıvılar değildir. Sorun, meseleyi erkek egemen bakıştan çıkarma meselesidir. 1960’lardan itibaren pek çok kadın yazar, yönetmen ve sanatçının avangard yapıtlarında, vajina ve ona dair olan mayi, düzen skalasını bozacak görünümlere bürünür.

Portekizli sanatçı Joana Vasconcelos’un “Gelin” adlı işi, 14 bin adet tampondan oluşan kristal bir avize görünümündedir; tıpkı Kostarikalı sanatçı Priscilla Monge’nin binlerce adet kadın pediyle duvarlarını kapladığı oda gibi, kadının gizli kalması gereken ‘sırları’nı açığa vurur. ‘68 kuşağı feministlerinin sutyenleri sokağa fırlatışı gibi, ‘90’ların kadın sanatçıları da kanın akışını durduran engelleri kaldırırlar ortadan. Oluklardan fışkırırcasına akmalıdır kan. Ingmar Bergman’ın tabu deviren filmlerinden Çığlıklar ve Fısıltılar’da yeni ölmüş bir annenin üç kızından biri, kocasıyla yediği sessiz fakat aşırı gergin yemek sırasında şarap kadehini kırar. Sonra cam kırıklarıyla vajinasını kesip kanını yüzüne ve ağzına bulaştırırken kahkahalarla güler. Kocasının cinsel ayrıcalıklarını hedef alan bir misilleme olduğu kadar kendi bedenini kesme, kadının içsel kaosuyla baş etme, onu kontrol altına alma biçimi olarak ortaya çıkar. Öz yaralama, kadının kendisini ifade etmesine imkân tanımayan eril dile karşı öz-bedeninin dilidir; duyguların kesme edimiyle, kan aracılığıyla ifade bulduğu bir dildir.

Nobel ödüllü Avusturyalı yazar Elfriede Jelinek, Haneke’nin aynı çarpıcılıkla beyazperdeye uyarladığı filmi Piyanist’te, otoriter annesiyle sembiyotik bağını koparamamış, tatmin edilmemiş cinsel özlemlerle dolu genç piyano hocası Erika’nın hikâyesini anlatır. En büyük zevki bedenini kesmektir Erika’nın. Bir gün, bastırılmış mazoşistik dürtüler açığa çıkar ve jileti vajinasına doğrultur. Yanlış yeri kesmiş, Tanrı’nın ve Tabiat Ana’nın beklenmedik şekilde birleştirdiği şeyi ayırmıştır bu kez. Birbirinden ayrılan iki et parçası bir an için karşılıklı bakışırlar. Irigaray’ın kavramsallaştırdığı kadındaki çift ve çoğul cinselliğe göndermedir bu âdeta.
“Sürekli öpüşen iki dudağım var benim. Birbirine yapışık bir ikiz, aralanan ama bölünmeyen”; Irigaray bu sözlerle, vajinayı dillendirmiş, klitorisi tarif etmiştir. Erkeğin tek organıyla birleştirebileceği tek bir cinselliği oluşu Solanas’ın vurguladığı türden bir ‘kuku’ hasedine yol açmaz mı? Neden olmasın? Yoksa klitoris, fallosantrik iktisatta bu denli küçümsenmezdi. Kadınlar yalnızca ‘kadın’ adı verilen dişi cins olmakla kalmazlar, aynı zamanda bir cins olmayan dişilerdir. Bir çıkarımla tanımlanan kadının kadınlığı, erkek/kadın şeması karşısında, belli bir saptanmamışlık gösterir.

Bu nedenle, pek çok erkek yazarın eserinde Dişli Vajina efsanesi, değişik görünümler altında üremeye devam eder. Guillaume Apollinaire’nin On Bir Bin Kamış’ta söz ettiği (Amcığının kasılmalarında şeytani bir şey vardı) ‘şeytani şey’, dişli vajina mitinin bir uzantısıdır şüphesiz. Vajinanın, Medusa’nın başıyla ortak bir yanı vardır; ona bakan taş olur. Freud, Medusa’nın erkekleri taşa çevirmesinin sebebini, oğlan çocuğunun, kadın cinsel organlarını ilk bakışta penisin kesildiği yara yeri gibi görmesine bağlar. Kaba erkek argosunda kadın cinsel organlarından ‘yarık’ ya da ‘çizik’ diye söz edilir ki, dişil organların yaraya benzer görünüşü aslen kitonyen doğanın ıslah edilmezliğinin bir simgesidir. Camille Paglia, Freud’un tam tersine anneyi, hadım edici ve hadım edilmiş kadın apışı olarak yorumlanan Medusa olarak tanımlar. Ancak Medusa’nın yılankavi saçları aynı zamanda doğada yetişen bitkilerin fışkırmasıdır. O, hem hayat veren, hem de özgürlüğe giden yolu tıkayandır.

Vajinayla ilişkilendirilen şeytani güçler, dünyadaki bütün kötülüklerin içinden çıktığı Pandora’nın Kutusu efsanesinde de görülür. Puşkin, Gizli Günce’sinde, vajinanın ahlâksızlığının gerçekte savunmasız oluşundan kaynaklandığını vazeder:
“Bir penis kalkmayabilir. Ama bir vajina reddedemez. Sadece başlangıçta isteksizlikten dolayı ağzı kuru olabilir, tükürüğünüzle onu ıslatmanız mümkündür ve isteksizlik yok olur.”

Kadının isteksizliği, tükürükle halledilecek denli aşılması kolay bir çittir, Paul Verlaine’ne göre de. “Erkekler” adlı şiirinde, kamışların ucunu yağlayıp belle, bokla, baldır ve kalçayla alem yapmaktan söz eder. Yine Puşkin’in işaret ettiğince, her kadının ıslak dişiliğinin kendi gizi vardır: “Onu düzmeniz sizin bütün gizi çözdüğünüz anlamına gelmez.” Elbette! Çünkü kadının üreme donanımı erkeğinkinden çok daha karmaşık ve anlaşılmazdır. Çünkü kadın bedeni, içinde yaşayan ruha kayıtsız kitonyen bir makinedir.

Bir kadınla cinsel ilişkiye giren her erkek, fiziksel ve ruhsal olarak hadım edilme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Fransız psikiyatr Jean Cournut da hemfikirdir bu tezle. Erkekler Kadınlardan Neden Korkar adlı kitabında, erkeğin kadından korkmasının başlıca sebebinin, kadınların hayvani, vahşi bir cinselliğe sahip olup şeytansı yetilerle donatıldıklarını düşünmeleri olduğunu ortaya koyar. Ancak Cournut’nun ana tezi, hadım edilme korkusudur. İdealize edilen kayıp nesne (anne) bulunsa da arzu asla tatmin olmaz, oğulun annesine yani onun erotik dişiliğine karşı biçimlenen hıncı döngüsel bir ritm alır. Marquis de Sade bu ‘erkeksi’ öfkeyi hayli içeriden anlatır: “Beni dünyaya getirmek için kendinizi düzdürmeniz benim gözümde bir vasıf sayılmaz.”

Oğlan çocuk, ilk aşkı tarafından daha döle düşmeden aldatılmıştır. Kadına karşı nefretini ya hakimiyet kurarak bastıracak ya da korkarak yönünü değiştirecektir. Sade, öteki üzerinde hakimiyet kurmayı sadist gelenek içinde arar. Garip ama o aynı zamanda bir ahlâkçıdır. Dinsel, toplumsal, geleneksel normların oluşturduğu alışkanlıkların içinden tanımlanan bir ahlâk anlayışının dışına çıkmakta bulur ahlâkı.

Bütün o ‘sapkınlık’ diye adlandırılan külliyatı, aklın oluşturduğu ‘kurulu düzen’in dışına çıkma ihtiyacına verilmiş bir cevap, bir yöntem önerisidir. Çünkü akıl, Sade’a göre ‘normal’i dayatan, insanı kısıtlayan bir süreçtir. Sade’ın ölümünden yaklaşık otuz yıl sonra, normalin dışında yine burjuva ahlâkı üzerinden bir imkân arayan Leopold Ritter von Sacher-Masoch, özgürlüğü mazoşizmde bulur. Yazarın, psikiyatrist Krafft-Ebing tarafından adının ‘mazoşizm’e verilme sebebi mazoşist kurgularıdır. 1870’de basılan, içinde kadın cinsel organının adının bolca zikredildiği Kürklü Venüs’te öne çıkan en bariz usûl kırbaçlanmaktır.

Başkahraman Severin eziyet görmekten, sevdiği kadın tarafından kırbaçla dövülmekten müthiş bir haz duyar. Küçükken teyzesinin kendisini kırbaçla dövmesini takıntı haline getirmiştir. Sadizme karşı verilen böylesi bir mazoşist karşılık, nerede bir sadist varsa orada mazoşist de vardır kurgusunu akla getirmemeli ancak. Zira sadizmin ve mazoşizmin arzu rejimleri, onları birbirlerine cevap vermekten alıkoyar. Sade’ın eserinde bedenler ve cinsel organlar teatral biçimde nesneleştirilir; cinsel zevk ve acı karikatürize edilmeye müsaittir. Masoch ise edebi tür açısından romantik hikâyeyi tercih eder; cinsel organ motifleriyse romantize edilir.

“Sade ile Sacher Masoch: Ekonomi-Politiğe Karşı Diplomasi” başlıklı makalesinde (Virgül 7, Nisan 1998), geçen ay içinde kaybettiğimiz Ulus Baker, “Sapkınlığın en yaygın biçimleri aynı zamanda en gerçek, başka bir deyişle en şiddet yüklü biçimler olduysa, bunun nedeni salt hazza yönelik her libidinal tasarrufun bir acılar mekaniğini de içeriyor olmasıdır,” derken, Sade ve Masoch’un öneminin hazzın bedava, evlilik ve döl verme yaşantısının bir ‘yan ürünü’ olarak elde edilmesine karşı duruşları olduğunu anlatır.

Lawrence için “üreyimsel olanı, boşaltımsal olanla kuşatmak, hazzı utançla, yaşamı ölümle murdarlamak”, yozlaşmış bir yaşama yordamının görüngüsü olan hastalıklı bir cinselliğin içerisinden çıkışın anlatımıydı. Karşıtlıkları uzlaştıracak olan bir üçüncü göz arayışının ve sağlıklı bir cinsellik tanımının sonucuysa kadın sodomisiydi.

Kadını bir kara delik olarak algılayan bu anlayışa göre, erkeğin görevi, kadının içindeki boşluğu penisiyle doldurarak kadınlar için tek mümkün tatmin biçimi olduğu varsayılan pasif, vajinal orgazmı gerçekleştirmektir. Oysa seks, vajinayla başlayıp bitmiyor; kadının zevki de, klitorisin etkinliği ile vajinanın edilgenliği arasında bir seçim değil!

Mağaraya Gömülen Babafingo

Erkek, cinsel olarak bölmeli bir yapıya sahiptir, ama buna rağmen kendindeki bölünmüş arzuya bakmadan kadını bölümlere ayırır. Pornografik filmlerde ve erkekler tarafından yazılan erotik romanlarda kadın bedeni parçalara ayrılır, organlar eril bakışın hizmetinde mistifiye edilerek bedenin bir parçası olmaktan çıkarılır. Erkek, cinsel organları yüzünden aralıksız bir doğrusallık, odaklanma, hedefleme, yönlenme düzenine mahkûm edilmiştir. Dikey bir hiyerarşiye içkindir. Kadının erotizmiyse bütün bedenine yayılmıştır; her yerinde cinsel organ vardır onun. Irigaray, kadın cinsel organının biçimiyle ilgili bambaşka yapılar ortaya atarak psikanalizin fallusuyla alay eder. Birbirine az ya da çok değen kadın dudakları, akıcı geçitler ve sıvılar göze görünmez olan, bu yüzden de tanıyan bakış için bildik olmayan, kadının zevk duygusunun erojen katlılığını betimler.

Erkek söylemi ve onun kadınlık üstündeki baskı araçları, bünyenin kendi dişiliğiyle çatışmasının ve onu kontrol etme çabasının yansımalarıdır. Bu söylem, klitorisi lanetlemiş, vajinal orgazm efsanesini uydurmuştur. Eserlerinde cinselliğe dair bütün tabuları yıkan Octave Mirbeau’nun (Azap Bahçesi) klitorisi reddetmesiyse ilginçtir:

Çiçeğin tek cinsel organı var, milady... Bir cinsel organdan daha sağlıklı, daha güçlü ve güzel bir şey var mı?..

Platon, kadın tohumunun birikmesiyle ortaya çıkan cinsel asabiyetin önlenmesi için fazla sıvının dağıtılmasını, yani cinsel boşalımı önerir. Evli kadınlar için uygulama kolaydır ama hasta bekârsa durum dehşet vericidir. Mastürbasyon düşünülemez; hem klitoral orgazm yok sayılmıştır. Bu nedenle, doktorlara kadının dış üreme organlarına ve dölyoluna masaj yapma görevi verilir; teknik, vibratörün doğuşuna yol açar.

Klitorisinin uyarılmasına şehvetle karşılık veren kadın için Freud’un gözünde cevap açıktır: Kadınlığını kabullenememiştir, cinsellikte etkin bir rol üstlenmeyi sürdürmektedir, onda erkeklik kompleksi vardır. Oysa bilinenin tersine penis, klitoristen oluşuyor. Klitorisin Sırrı, Parmak Ucunuzdaki Gizli Dünya adlı kitabında Rebecca Chalker, klitoris ve penisin bölümleri açısından birine çok benzediklerini, sadece düzenlemede farklı olduklarını şöyle açıklar: “Gebeliğin sekizinci haftasına kadar bütün ceninler dişi görünür. Sonra x ve y kromozomu olan ceninler erkeğe dönüşür ve testosteron gelip yeni düzenlemeler yapar. Kadınlardaysa organlar normal seyirlerinde gelişip klitoral sisteme dönüşür. Yani, penis klitoristen türer.”

Arjantinli yazar Federica Andehazi, Anatomist adlı romanında Venedikli anatomi bilgini Mateo Columbo’nun hayatını ve onun kendi Amerikası olan klitorisi nasıl keşfettiğini anlatır.

Kahramanına göre klitoris kadınları yönetir; ruh kavramıysa erkeklere özgüdür, kadınlarda ruha rastlanmaz. Erica Jong’un, Andehazi’ye cevabıdır âdeta Fanny adlı romanı: “Nitelikleri gözden kaçırıp anatomiyle uğraşanlar yalnızca sersemlerdir. Ruh her bakımdan vücuttan daha önemlidir. Jong yine aynı romanında, bir erkeğin kendi organına hangi adla değiniyorsa kişiliğini öyle gördüğünü belirtir. Lawrence’a göre, gizli bir utanç gibi taşınan ve üreme işleviyle boşaltımı aynı yerde gerçekleştiren erkeklik organı, yokoluştan yeniden doğuşa açılabilmek için benzersiz bir olanaktır.

Jean Genet’nin eserleri, devasa penislere sahip olan ve bu bedensel üstünlüklerinin kendilerine, kendi doğrularını belirleme hakkı verdiği karakterlerle doludur. Penis dünyayı oburca içine çeker ve tatmin olur. Alberto Moravia Io e lui adlı romanında penisini kişileştirir; io, kendisi, lui de küçük Alberto’dur. Bir başka İtalyan yazar Luigi Malerba’nın başyapıtı Babafingo’nun kahramanı yine bir erkeklik organıdır.

Erkek argosunda penis anlamına gelen ‘babafingo’, Çingenelerdeyse bir zamanlar onlara yol göstermiş, önderlik etmiş kişidir. Ama karanlık sularda kaybolmuştur babafingo.

Bir gün döneceğine hâlâ inanılır...

* (Mesele Dergisi’nin izniyle, Ağustos 2007 tarihinde yayınlanan 8. sayısından alınmıştır.)




 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa