Editör

Bülent Irkkan

Yayın Kurulu

Tülin Ağca
Özlem Bağcı
Leyla Benli
D. Esra Ertürk
Elif İnan
Nejat Kutup
Fulya Köse
E.Kemal Mert
Doğanay Sevindik
Tacettin Teymur
Aylin Yılmazbayhan






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
"Kurguların İnsana Ettikleri" Öykü Mustafa Kurt
"Size bir daha hikâye anlatmayacağım, asla yapmayacağım bunu." diyerek hızlı adımlarla sınıftan çıktı. Büyük keşifler yapmak umuduyla çıktığı bir seferden daha, ağır hezimetlerle dönüyordu. Az önce öğrencilerine 'büyük şehirlere uzak bir dağ başı kasabasında, bir demiryolu istasyonunda çalışan üç hikâyeci'nin hazin sonunu anlatmıştı. Kendisine bakan gözlerin boşluğunu görünce, onlarla ne kadar ayrı iklimleri soluduğunu fark etmiş, anlattığının sonunu bile bağlayamamıştı. Dersten çıktıklarında bütün öğrenciler, gülüşmeler arasında, hiçbir şey olmamış gibi fakültenin bahçesine dağıldı. El ele tutuşup yürüyen iki gencin arkasından uzun süre baktı. "Sizler… Aşkın da ne olduğunu asla öğrenemeyeceksiniz. Sevgilileriniz olacak belki, ama âşık olamayacaksınız… Hayâl bile kuramıyorsunuz, ayrıca hayâllere de saygınız yok sizin…" Kendisiyle, aralarında sadece bir elin parmakları kadar yaş farkı olan bu insanlar nereden gelmişlerdi? Aradaki bu uçurumlar ne zaman oluşmuştu? Köprülerin altından bu kadar suyu kim akıtmıştı? En acısı da yıllar sonra onlardan birisini gördüğünde "Sende benden aldığın bir şeyler var. Bir kelime, bir cümle, belki de bir duygu…" diyemeyecekti. Bu büyük tezat, yüreğini bir kez daha burktu. Zaten hikâye de anlattığı gibi değildi. Hiç olmazsa anlattığının özüne zarar vermemişti. Ekledikleri ve değiştirdikleri, o hikâyenin hanesine kara birer leke olarak yazılmış; ancak elindeki en kıymetli şeyi onlara vermemişti. Bununla huzur bulup, odasına doğru yürüdü. Giydiği takım elbise, ütünün, üzerinde defalarca gezinmesiyle parlak bir renk almıştı. Koridorlardaki ışıklar söylüyordu bunu.

Sınıftan en son çıkan öğrencilerden biri emin adımlarla onu izliyordu. Hocasını kapıda yakaladı. O ise anahtarlarını aramakla meşguldü. Yanına yaklaştı. İsyankâr bir edâyla: "Sizin bunu yapmaya hakkınız yok, hikâyenin sonunu anlatmadınız… Biliyorum, sizi anlamıyorlar diye üzülüyorsunuz, hattâ kızıyorsunuz onlara. Keşke sadece benim için anlatsaydınız." "Buna hakkım yok, biliyorum. Ama sen! Sen beni anlıyorsun değil mi?" "Evet, hocam ben sizi hep anladım. Açtığınız kapıların nerelere gittiğini hep gördüm ben. Ben görebildiysem kapılar ardındakileri başkaları da görebilir. Bir yolculuğa çıkmalı ve onlara ulaşmalısınız." Sustu. Genç hoca: "Haklısın. Yapmalıyım bunu. Kendilerine sunduğum yeni dünyaları fark edecek insanları aramaya koyulmalıyım…" Soluk renkli binanın koridorlarından, karanlık sokaklara yürüyordu. Saatler de geceye..

Evine vardığında kalabalık ama düzenli bir masa onu bekliyordu. Oturdu. "Neden hep böyle oluyor ki? Oysa güzel şeyler anlatıyorum. Dersleri onlara zehir etmemek için elimden geleni yapıyorum." Belki de bedelini ödemedikleri için ilgi göstermiyorlardı, anlattıklarına ve kurguladıklarına. "O zaman bana bedelini ödemeliler" dedi, yüksek sesle. Peki ne yapmalıydı? Nasıl bir yol bulmalıydı? Bugün yaşananları düşündü. Sorularının cevapları yarım bıraktığı hikâyede gizliydi. O da üç hikâye satıcısının yaptığını yapacaktı. Ancak onlar başarısız oluyorlardı.

Peki, onların yanlışı neydi? Bunun cevabını da kısa zamanda verdi. O, hikâye kahramanları gibi, haftalarca kimsenin uğramadığı istasyonlarda satmayacaktı, yazdıklarını. O zaman doğru mekân neresi?... Yüzündeki mutluluğun sebebi 'metro istasyonu' kelimelerinde gizliydi. Çünkü burası insanların akın akın geçtiği bir yerdi. Son buluşları gözlerine sevinç parıltıları bıraktı. Bir seri hâlinde yazmalıydı, kurgularını. Hiç bitmeyecek bir serüven canlandı kafasında. Hemen ertesi gün için, hikâyesini yazmaya başladı: "Yol Hikâyeleri" sonra da hikâyenin başlığı: "Gelmeyen Yolcular Nereye Giderler?"

Sabah erken uyandı, hem de kurduğu saat çalmadan. Oysaki diğer günler, saatin gürültüsünden bütün komşular uyanırdı da, o bir türlü yataktan kopamazdı. İlk defa bir yerlere gitmek için sabırsızlanıyordu. Elbiselerini özenle giydi. Akşamdan hazırladığı ilk hikâyesinin bulunduğu kâğıdı, güzelce katlayıp, ceketinin iç cebine yerleştirdi…

Metro istasyonundaydı. Ne kadar çok insan vardı. Merdivenlerden nehirler gibi akıyordu kalabalık. Ne zaman gelmişlerdi ki, bu karanlık dehlizlere? Yürürken kendine bir isim de koydu. Bundan sonra kalabalıklar, kendisini "Hikâyeci" olarak tanıyacaklardı. Merdivenlerden inenlere karıştı. İnsanların dağıldığı yerde durdu. Ancak kendini bir ân zor durumda hissetti. Şimdi kime satacaktı hikâyesini? Veya insanlara ne diye yaklaşacaktı? Bağırsa nasıl seslenecekti? Kim böyle bir alışverişe ilgi gösterirdi ki? Bunlar, akşamdan beri hiç aklına gelmemişti. Köşeye sinip orada öylece durdu. İnsanlar geliyor, insanlar geçiyordu. Cebinde hikâyesi vardı ancak onu satacak cesareti yoktu. Belki de birisi gelip ona "Niye burada duruyorsun?" diye sorabilirdi. Peki ona ne diyecekti? "Ne kadar da çok soru var aklımda" diye düşündü.

Etrafını gözlemeye başladı. Yürüyen merdivenlerden yolcular taşınıyordu, yukarıdaki caddelere. İnsanlar kendi yerlerine yürüyen bu basamakları ne çok seviyordu. Ama merdivenlere binmeyen bazı kibirliler daha mı dik yürüyorlardı ne? Trenden inenler ne kadar da çabuk geçiyordu yanından. Kimsenin yüzüne bile bakamıyordu. Dakikalar geçti, belki de saatler. Bu, böyle olmayacaktı, birisine meramını anlatmalıydı. Paradan da vazgeçmişti. Yeter ki birisi onun cebindeki kâğıda sahip çıksın. O, hikâyenin sahibinin az sonra geleceğine inanarak bekledi…
Nihayet geliyordu. Karşıdan gelen, eli çantalı bir kızdı. Aradığı, o olmalıydı. Onun yürüyüşünden cesaret almıştı. Yere çok emin adımlarla basmıyordu çünkü. Elindeki çantası dağılıverecek gibi sarkmıştı. Tam yanından geçerken "Afedersiniz!" dedi. Kızın adımları yavaşladı. Sonra da durdu kız. "Bir şey mi istiyorsunuz?" "Şey! Ben trende okumanız için yol hikâyeleri satıyorum. Almak ister misiniz?" Ama bunu nasıl diyebildiğine kendisi de inanamadı. Kız şaşkın gözlerle baktı. "Ya öyle mi? Peki niçin böyle bir şey yapıyorsunuz?" bu cevaptaki ses tonu insanı her şeyden vazgeçirebilirdi. Öyle de oldu. " Neyse boş verin. Çok saçma bir fikirdi zaten. Size iyi günler dilerim." Aniden arkasına döndü, merdivenlere yürüdü. Bir ara kendisine seslenildiğini zannetti. Hayır, bu bir zan değildi. Kendisine sesleniliyordu işte: "Tamam. Hikâyelerinizden birisini almak istiyorum." Eliyle bedenini aynı anda harekete geçirdi. Cebindeki kâğıdı çıkardı, dönerken uzattı. "Zaten bir tane var. Alın işte, o artık sizin."

Kız, trenin en arka vagonundaki bir yere oturdu. Önce garip bir şekilde gülümsedi. Başını salladı. Kâğıdı açtı. Peronda çöp kutusu bulabilseydi atacaktı onu. Kısa bir yazıydı. Sırf bu nedene sığınarak okumaya başladı. Ana başlık. Hikâyenin başlığı ve: "O gün terminalde ayrı şehirlere giden üç farklı otobüsün 13, 26, 39 numaralı yolcuları, hareket saati geldiği hâlde yerlerinde değillerdi. Terminalde muavinlerin ağzından bu üç sayı yükseliyordu... Diğerleri neden gelmemişti bilinmez ama, 13'ün mutlaka o otobüste olması gerekiyordu. Çünkü 13'ü bekleyen vardı, bilinmeyen karşı bir terminalde. Her şey 13'ün gelmesine bağlanmıştı. 13, mutlaka inmeliydi o otobüsün merdivenlerinden. Ama 13'ü başka şehre taşıyacak otobüs, onsuz yürümüştü yollara…"

Trenin yolcuları yabancı gözlerle birbirini izliyordu. Gazete sayfalarına aynı anda birçok göz bakıyordu. Çalışılmamış sınavların notları okunuyordu, köşelerde. Tren aynı anda soluk alıyor, aynı anda soluk veriyordu. Bir bayan sesi bilinen ve bilinmeyen yer adları kodluyordu duraklarda. Akşam için plânlar yapılıyordu trende. Dönüş hazırlıkları bile başlamıştı, kimilerinde. Uykudan henüz çıkamamış olanlarsa, kuşkulu gözlerle bakıyordu etrafa. Bazı gözler kaçırılıyordu, karşı gözlerden. Birçok durak geçilmişti. Duraklarla birlikte kızın gözleri de, cümleleri ve paragrafları geçti. "Merter!" kelimesi kıza ulaştığında, o son cümleleri tüketiyordu: "Radyolar ve televizyonlar duyurdu kazayı. Tabi ki üstüne gazete çekilenlerin listesini de. 13 numaralı yolcunun adı da vardı listelerde. Çünkü o, mutlaka otobüste olmalıydı…"

Ertesi sabah, aynı köşede aynı kıyafetle bekliyordu. Kız da elindeki çantayla aynı sahneyi tekrarlamaya hazırdı. Ancak bu kez başlangıcı kız yaptı: "Bugün yine bana yol hikâyesi satar mısın?" "Elbette. Beğendiniz mi dünkünü?" "Beğendim beğenmesine de sizden bir şey isteyeceğim. Günde kaç tane hikâye satıyorsunuz?" "Hiç! Sadece size bir tane verdim, o kadar. Zaten her akşam ancak bir tane yazabiliyorum. Fakat müşterilerim çoğalırsa daha çok yazacağım." "Ben senin birçok hikâyeden kazanacağın kadar ödeyebilirim sana. Ancak iki şartım var. Birincisi sadece benim için yazacaksın. İkincisi, artık güzel şeyler yazacaksın. Ben okuduğumda mutlu olmalıyım." Genç, bu emir veren cümlelerden pek de hoşlanmışa benzemiyordu. Hem o para kazanmak için çıkmamıştı yola. Asıl kabullenemediği, yine bir kişi için yazmak zorunda kalmasıydı. Bu bir tesadüf müydü, yoksa kader mi? Sonra kabullenir bir tavırla: "Tamam. Sadece sizin için yazacağım. Sizden başka kimse okumayacak yazdıklarımı." Cebindeki kâğıdı, yüzündeki gülümsemeler eşliğinde sundu kıza. "Bakın, ben de sizden yazdıklarım arasındaki ilişkiye dikkat etmenizi istiyorum. Bütün sorularınız bir sonraki hikâyede cevabını bulacak. Bir de bu gözle okuyun onları." Şimdi genç hikâye satıcısı, yürüyen merdivenlerin gittiği yer neresiyse oraya gidiyordu. Kız arkasından uzun süre izledi onu. Ne zaman ki gözden kayboldu, o da kendini işine taşıyacak trenin bir yolcusu oluverdi... Hikâyesi bitti. Yol da bitti. Nefes nefese kalmıştı. Tren de kız da. Bugünkü bambaşka bir şeydi. Sanki ondan ne isteneceğini biliyormuşçasına yazılmıştı. Okuduklarındaki mutluluğa ortak olup, çalıştığı binanın kapısında kayboldu…

Her takvim yaprağı, arkasına yeni bir yol hikâyesi ekleyip öyle düşüyordu. Artık derslerine de gitmiyordu. Telefonu defalarca çalıyor, sonra susuyordu. O bir 'yol hikâyecisi'ydi bundan böyle. Başka yerlerde değil, istasyonlarda ve terminallerde arayacaktı, kendi dünyasının karşılığını…
Aynı sahnenin kaçıncı tekrarıydı? Katlanmış kâğıtlar alınıyor, okunuyor ve saklanıyordu. Kız kendisine uzatılan son hikâyeyi de yavaşça aldı. Acaba yeni bir dünyaya uyanmak adına bu kez kendine neler sunulacaktı? Yine kalabalıktan sıyrılıp gözlerini odakladı, beyaz kâğıda: "Bembeyaz elbiseleriyle bir kadın, her akşam üstü kayalıkların ta ucuna kadar geliyor, tam karşısında duran öte yakadaki erkeğe bakıyordu. Değil yüz hatları, cinsiyetleri bile zor seçilebilen bu iki insan, aylardır günbatımına kadar orada hareketsizce bekliyorlardı. Birgün uzak limanlardan bir gemi gelecek ve onları karşı kıyıya taşıyacaktı. Hep umutla özlendi durdu, bu gemiler. Ama gelmedi, hiç gelmedi beklenenler."

Yanındaki dalgalı saçlı kadın sırf merakından, kızın önündeki kâğıdı okumaya çalışıyordu. Kız aniden elindekini önüne çekti ve çantasını siper etti hikâyesine. O, sadece onundu. Başka kimse okuyamazdı. Devam etti: "Yaşlı bilge, 'Eğer bir şeyi ruhunla istersen. Ama bak tüm ruhunla istemelisin. Sen bir zaman sonra, o istediğin şeye dönüşürsün. Bunu asla unutmamalısın delikanlı. Biliyorum birgün sen de istediğin şey olacaksın. Yapabileceğini biliyorum." Kız büyülenmiş gözlerle devam etti: Genç, karşı kayalıklardaki beyazlığa son bir kez daha baktı. Gözlerini kapattı. Parmaklarını avuçlarının içine alıp sıktı. Ve denize doğru adımını attı. Yürüyebiliyordu…"

İmza: Hikâyeci.

Kız biliyordu: Ne yarın ne de sonraki günler, hikâye satıcısı gelmeyecekti artık... Kız bu kez "Merter!" nidâsını duyduğu hâlde inmedi. Dört durak sonraki terminalde inecekti belki de…



 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa