|
HÜZÜN Kamil Fırat
Fotoğraf tarihinin bir bölümü, fotoğrafçıların “doğa”dan etkileşimi üzerine birçok ilginç örnek ile yazılmıştır. Doğayı oluşturan birçok öge, fotoğrafı inşa ederken fotoğrafın belirleyicisi olmuş ve nihayetinde bu ögeler ile fotoğrafçının çözümleri arasındaki düzey, fotoğrafın kalitesini belirlemişti. Fotoğrafçılar, özellikle içinde “doğa” teması olan fotoğraflar ile ilgilenmenin doğa yasaları ile ilgilenmek olduğunu, onun bilgisine sahip olmadan, o bilgi ile fotoğrafın bilgisi arasındaki kanalları büyütmeden -kendi cephelerinde- “iyi fotoğraf”a ulaşmanın mümkün olmadığını ortaya koymuşlardı. Bu tavır içindeki fotoğrafçıların doğanın bilgisi konusunda tıpkı Pagan dönemi Romalıları gibi davrandıklarını söylemek pek yanlış olmaz. Romalılar; -o dönemin- çoğunlukla kırsal kesimde yaşıyorlardı ve yaşamlarını doğanın belirlediği takvime göre şekillendirmişlerdi. Ritüelleri, törenleri, ayinlerini belirleyen tek şey doğanın belirlediği takvim idi. Toprak ile uğraşan tüm insan toplulukları da Romalılar kadar “törensel” olmasa da benzer şekillerde yaşadılar, bir kısmı yaşamaya devam ediyor. Dünya nüfusunun büyük çoğunluğu ise doğanın belirlediği takvimden koparılalı çok oldu. Hava nasıl sorusuna bile, etrafına bakmak yerine cep telefonuna bakan ve “yağmurluymuş” diye yanıtlayan insanın “doğa” ile ilişkisi sadece nefes alıp vermek düzeyine inmiş demektir.
Doğanın yasalarını bilmek, doğa ile birlikte doğada yaşayabilmek için bir önkoşul. Şu bir gerçek ki doğaya -bugünün moda deyişiyle çevre- rağmen doğa da yaşamak mümkün değil. Onun yasalarına uymak zorundasınız. Uymadığınızda ise bilinen acı sonuçları yaşıyorsunuz. İnsan bu acı sonuçları yüzlerce, binlerce kere yaşamış olmasına rağmen hala “doğaya rağmen” yaşamak istiyor. Bilinen anlatıdır. İnsanlar tanrının huzuruna çıkıp, “artık insanı da biz yapacağız” derler. Tanrı “tamam” der… İnsanlar dünyaya inip işe koyulurlar ve toprakla suyu karıştırmaya başlayınca, tanrı “hop bir dakika der. Herkes kendi toprağı ve suyu ile yapsın.” İnsanoğlu da bugün doğanın içinde doğaya rağmen kendi düzenini kurmak istiyor. Ve sonuç ortada. Doğa fotoğrafı denilince akla gelen ilk isimlerden biri olan Ansel Adams; “Yemek odamızın hemen dışındaki Latin Çiçeğinin gelişmesine bakarken, hücrelerin bir ana babadan sanki uyarılar aldığını düşündüm. Uzun saplar sayılı günler içinde olgunlaştı ve uçlarında çiçekler belirdi. Çiçekler ve yapraklar güneşe yöneldi. Latin Çiçeği çok gür gelişir. Sanki minyatür bir ağaç kümesi gibi, karıncaların keşfedeceği büyük ve serin bir orman. Bir hafta sonra yapraklarda kurt yenikleri oluştuğunu gözledim. Yakından bakınca yaprakları altından kemirmekte olan küçük tırtılları buldum. Yaprakların rengine uyumlu, ki ancak hareket ettiklerinde görülebilmekteler. Arılar ve kelebekler açılan çiçekleri günlük uğrakları arasına kattılar.” Diyerek Latin Çiçeğinin etrafındaki yaşamı anlatır ve o küçük doğa parçasında tüm evrenin mikro ölçekte döngüsünden söz eder.
Evet… Çevremize böyle bakabilmek ve William Blake’in o şahane dizesinde yazdığı gibi; “Bir kum tanesinde dünyayı görebilmek…”
İnsan çok uzun zamandan bu yana doğadan koparılmış ve doğayla bağını kuran bazı duyguları törpülenmiş durumda.
Bu duygulardan biri; elimizde olan sevdiğimiz bir şeyin yok olması üzerine kalbin derinliklerinde oluşan duygu durumu, “hüzün”, diğeri de bu duygu durumunun karşıtı “neşe”dir. Buradaki tılsımlı ifade; “kalbin derinliklerinde” hissetmek.
Hüzün; çoğu zaman kullanılanın aksine üzüntünün karşılığı değildir. Üzüntü bir durum karşısında “anlık” yaşanan duygu durumudur ve geçicidir. Hüzün ise yüzlerce yıldır biriktirilmiş bir doğal/kültürel duygu durumuna, yaşayışa karşılık gelir. Bir başka deyişle doğal olan ile kültürel olanın kesişmesinden çıkan duygu diye niteleyebiliriz. Ve hüzün insana yaşamı boyunca eşlik eder. Doğu’nun (Doğu Şiir’lerinin) büyük şairi Hilmi Yavuz, “Hüzündür bize en çok yakışan” dizesinde betimlediği gibi insanın kendisi bile olabilir.
Bugün insan hayata ve özelde çevre sorunları karşısında “üzüntü” duyuyor. Anlık tepkiler, kısa süreli hezeyanlar…
Sonra… Sonra hiçbir şey olmamış gibi yaşam devam ediyor.
Endüstri devrimi ile başlayan ve bugüne kadar gelen süreç içinde adım adım insandan “hüzün” ve “neşe” aşındıra aşındıra yok edildi, edilmeye devam ediliyor. Yakın bir gelecekte zamanlar öncesi gibi bir duygu durumu olursa şaşmamak lazım.
Şu bir gerçek ki; eğer kalplerimizin derinliklerinde bu duygulardan artakalanları büyütemezsek, yarın daha büyük dertlerimiz olacak.
Diğer taraftan doğa insana -bu duygularını kaybetmemesi için- sabırla bir öğreti gibi fısıldamakta. Bu fısıltılar dişlilerin çıkarttığı büyük seslerin arasında duyulmuyor bu zamanlarda. Tabii ki insanın sadece doğanın öğretileri ile yaşamını sürdürmesini bugün düşünmek/beklemek safdilliktir. İnsan çok uzun zamandan bu yana doğadan kopuş yaşamış “kültürel bir varlık” olarak var olmaya devam ediyor.
Ancak doğa ile etkileşim, doğanın kalplerimizin derinliklerinde kalmış olan, saklanan duyguların açığa çıkmasını da sağlar. Doğanın fısıltılarını duyabilecek, onun çığlıklarını daha yüksek sesle insanlara taşıyabilecek olanların arasında fotoğrafçılar da yer alır.
Dünyayı fotoğrafçılar değiştiremez ama insanların duygularını fotoğrafları ile harekete geçirebilir. Onun için fotoğrafçıların bu zamanları aşacak bilgiyi çoğaltmaya ve Elias Canetti’nin; “Dünyanın daha iyi olmasına yetecek kadar hüzünlenmiyoruz.” cümlesinde ifade ettiği gibi büyütmemiz gereken bir “hüzün” var…
kf
|