ENGLISH
Editör/Yayın Yönetmeni

Koray Olşen

Yayın Kurulu

Reyhan Bilir
Aygün Doğan
Koray Özbaysal



Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.net.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya@fotografya.gen.tr

ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU

Marka Avukatı / Copyright Lawyer
ARABULUCU
Ayşe OKÇU
 


SELAHATTİN NEMLİOĞLU

Profil Fotoğrafım.jpg

ANTROPOSEN KAVRAMIYLA BİR GEZİNTİ

SELAHATTİN NEMLİOĞLU

Mayıs-2022

 Anthropocene sözcüğünün, 2000 yılında Paul Josef Crutzen'in bir konferansta kullanmasıyla popüler bir terim haline geldiğini okuyoruz. Sözcük jeolojik anlamda, gezegenimizin insan etkisiyle uğradığı tahribat sonucunda girmekte olduğumuz yeni bir jeolojik çağı tanımlamak amacıyla kullanılıyor. Pratik anlamda Antroposen dendiğinde gezegenimizin yaşamı oluşturan koşullarında değişimin tehdit boyutuna ulaştığı tehlikeli bir kırılma aklımıza geliyor. Bir yönüyle Antroposen sözcüğü, insanın uygarlık maskesinin arkasında değişmemiş olan ilkel bir yönünü, ilkel avcı egosunu da çağrıştırır. Kendi çıkarları için her şeyin av olarak tanımlandığı bir anlayışla, kendi dışında olanı ve kendinden sonraki kuşağı yok sayan politikalarla olgunlaştı. Sonuçta Antroposen sözcüğü nedenlerle ilgilenmeyip sürecin sonunda ortaya çıkan tabloyu göstererek, oluşan problemli koşullarla ilgili bir duyarlılığın da sembolüdür.

İlk sanayi devriminden başlayarak, ekonomik girdileri yaşamın merkezine koyan, kendi dışındaki kültürleri aşağılayan ve sömüren batı eylemlerinin imzasını taşıyan, gezegenimizin taşıdığı riskli koşullarla ilgili bir durumdan söz ediyoruz. Dolayısıyla Antroposen kavramı, alınması gerektiği halde alınamayan önlemlerin, tüm yaşamı yok edeceğine dair kaygının da göstereni. Yeryüzünde yaşamın var olabilmesi için gereken tüm koşulların sürdürülebilirliğiyle ilgili bilim insanlarının, düşünce insanlarının, sanatçıların vurguladığı, kritik sınırı ve geri döndürülemez tahribatı tanımlamak için kullandığı esnek bir gösterenden söz ediyoruz. Jason M. Kelly’nin tanımıyla: “Bilim adamlarının, sosyal bilimcilerin, hümanistlerin, sanatçıların, politika üreticilerinin ve ilgili toplumların paydaşlarının gezegenimizin geleceğiyle ilgili sorgulamalarının odağında yer alan bir gösterendir. Bu nedenle Antroposen tek bir şey, varlık veya ideal değildir; farklı grupların dünyayı bilmenin ve/veya tanımlamanın çoklu ve bazen çelişkili yollarını haritalandırdığı bir kategoridir.”1 (Rivers of the Anthropocene, Jason M. Kelly, Published by University of California Press)

Gezegenimizin yer katmanlarında rastladığımız fosiller, kaybolan türlerle ve yaşayan türlerin atalarıyla ilgili sürekli bir akışı gözlerimizin önüne serer. Fosiller uzak bir geçmişin izleriyken, tarih dediğimiz yazılı gelenekle yakın geçmişi deneyimleriz. Yaşam süremizce edindiğimiz öznel birikim belleğimizde deneyimlerimizin kurgusu olarak çoğalır. Bunca zengin bilgiye rağmen, yaşam dediğimiz şey anlıkta, sadece şimdide gerçekleşiyor.  Şimdi dediğimiz, canlı ve bilinçli olmanın büyüsüyle yaşadığımız an her şeye egemen, güç olma anıdır. Sanki tarihsel akışın durduğu ve şimdinin zamansızlığında her şeye hâkim bir tanrı durumundayız. Gezegenin tüm kaynakları elimizde ve tüketimimize sunulmuş durumda. İçinde yaşadığımız zaman diliminin geçiciliği bir yanılsama gibi, insanlar bu koşullarda sonsuza kadar yaşayacakmış gibi. Ölüm sonrası fantezilerimizle, yarattığımız kurgularla her şeyi başka emin ellerin yönettiğine inanan çocuklar gibiyiz. Yaşam dediğimiz olgunun gerçeklerinden söz ettiğimizde, en güzel çiçeklerin toprak olduğu gibi bir dönüşüm ve bir akış sürüyor. Gezegenimizde bu akışın durabileceği noktaya doğru ilerliyoruz. Yaşamın sürdürülebilirliği uygun koşullar varoldukça mümkün. Sonuçta yaşamın sürekliliği için uygun ortama, uygun koşullara, yeterli kaynaklara, etkileşimli bir sistemin varlığına ihtiyaç duyulur. Yaşayan her neslin bu anlamda geleceğe karşı sorumluluğu var.

200 yıldan daha uzun bir süredir, insan eylemlerinin gezegenimize verdiği zararlar konusunda uyarılar yapıldı. İnsan davranışlarının gezegenimizin birbiriyle ilişkili ve dengeli yaşam sistemlerini hızla bozduğunu gösterdiler. Elizabeth Kolbert’in “Altıncı Yok Oluş” isimli kitabında, gezegenimizin değişen koşullarını inceleyerek tehlikenin yoğunlaştığı alanları saptamış: “atmosfer, su döngüsü , okyanusun ısı emilimi , okyanus asitliği (ve bunun mercan resifleri üzerindeki etkisi), toprağın nemliliği ve kuraklık koşulları, haşerelerin neden olduğu bitki tahribatı, yerli olmayan fauna veya ısı stresi, buzulların dengelediği iklim koşullarının bozulması.” Kitabın kapağında bir soru var; insan kendi yarattığı yok oluşun kurbanı mı olacak? Söz ettiğimiz tükeniş bir rüya değil. Gezegenimiz bir rüyadan uyanırcasına, ansızın bozulmuş sistemlerini, tükenmiş kaynaklarını yenilemeyecek. 

Gezegenimiz karşı karşıya olduğu problemli manzarayı, jeolog Charles Lyell, 1830'larda, Principles of Geology isimli kitabının (1832) ikinci cildinde, bataklıkları kurutmanın ve ormanları temizlemenin envanterini sorguladı. İnsanın bu faydacı müdahalesinin sonucunda, yeniden dönüştürdüğümüz toprakları verimli alanlara mı dönüştürüyoruz, yoksa yok ettiğimiz yapılar acaba bir yoksullaştırma mı?1 Lyell, insan eylemleriyle ilgili yazısında şunları okuruz: “İnsan, gerçekte, her ülkedeki hayvan ve bitki alanlarındaki doğal çeşitliliği sürekli olarak azaltmak ve hepsini ekonomik kullanıma uygun türler olarak uygun küçük bir sayıya indirmek için sürekli çaba göstermektedir.”1     

 

NEMLİOĞLU-1.PNG

 

Lyell'in gezegenin kurdu olarak tanımladığı insan modeline, dönemin eleştirmenleri yeni bir terim üreterek "HOMO OECONOMİCUS " adını verir. Homo oeconomicus, “Ekonomik adam koruları, çayırları ve bataklıkları verimli ekili arazilere veya fabrika zeminlerine dönüştürülmeyi bekleyen atıklar olarak gördü. Doğal kaynakları, hızla ekonomik girdi sağlayacak önemsiz alanlar olarak yorumladı."1 
“Homo oeconomicus, çeşitli yöntemler uyguladı. Fetih, mülksüzleştirme, yerleşim, ticaret ve teknoloji yoluyla gezegeni ve halklarını, Avrupa ve Amerikan burjuvazisinin ve imparatorluklarının arzularına ve ideolojilerine boyun eğdirmeye çalıştı."1 

Gezegenin kaynaklarını tüketen tek canlı türü insan ve yarattığı uygarlığı. İnsanlar ihtiyaçlarıyla tüketiyor ve atıklarıyla kirletiyor. Tüketen sayısı çoğaldıkça, antroposenik etkiler de göreceli olarak artacaktır. Henüz çözümüne ilişkin adımlar atılmamış olan nüfus probleminin sayısal verilerini incelediğimizde düşünmemiz gerektiği görülüyor. Toplumlar bilinçlendirilmedikçe nüfustaki katlamalı artış sürecek. Bu doğal olarak daha çok tüketim, daha çok tahribat oluşturur. Tarihsel olarak insan nüfusu ile ilgili tabloya baktığımızda, 1804 yılında 1 milyar olan dünya nüfusu, 1961’de 3 milyar, 1999’da 6 milyar ve 2020’de 7,79 milyar gibi bir sayıya ulaşmıştır.

Gezegenimizde, buzul alanları dışında kalan 130 milyon kilometrekare civarında arazi var. Bu alanın 70 milyon kilometrekaresi, insan yerleşimleri, tarım alanları, meralar, madencilik ve taş ocağı alanları. Geriye kalan 60 milyon metrekare alanın %60'ı ormanlar. Ormanlar dışında kalan alanlar ise tundralar, dağlar, çöller.2 Sanayi Devrimi'nin başlangıcından bu yana, atmosferdeki karbondioksit seviyeleri endişe verici bir oranda arttı. Araştırmalar gösteriyor ki yaktığımız fosil yakıtları yaklaşık 365 milyar ton ve azalan ormanlar nedeniyle de 180 milyar ton daha karbondioksit artışı gerçekleşti. Bu rakama yılda yaklaşık yüzde 6 artışla, her yıl 9 milyar ton daha ekleniyor.2  

Nüfus artışı düşündürüyor. Endüstriyel üreticilerin tüketimi arttırmak için ihtiyaçlar yaratması sonucu gereksiz tüketimin artışı bir başka sorun. Tüm insan eylemleri, çözüm arayan devasa bir tabloya dönüşüyor. 

Kaynakların rasyonel kullanımının düşünülmesi gereken bir zaman diliminde yaşamamıza karşın, farklı çıkarlar nedeniyle tüketim artıyor. Önce şeker kullanarak insan sağlığına zararlı olduğunu bildiğimiz gıdalar üretiyor, ardından oluşan sağlık sorunlarına ilaç üretiyoruz. Hem zehir hem şifa satıyoruz. Renkli grafikleriyle çekici ambalajlar içinde çok çeşitli ürünler rafları süslüyor. Bunların bir kısmı düşük fiyat politikasıyla satışa sunuluyor. Ülkemizde 1 milyoncular türemişti. Bu tür ürünler ucuz oldukları için düşünülmeden alınıyor ve bir bölümünü kullanamadığımız bu nesnelerle çöplükler oluşturuyoruz. Kısa vadeli ve dayanıksız ürünlere alıştırıldık. Beyaz eşyaların, elektroniklerin, hemen her şeyin kullanım ömürleri kısaltıldı. Gursky'nin 99 cent isimli yapıtında karşımıza çıkan manzara bu. Kolayca alınabilecek güzel şeyler!
 
NEMLİOĞLU-2.png
Andreas Gursky, 99 cent, 1999 – 

 

 Bazı atıklar geri dönüştürülebilir nitelikte. Oysa elektronik, kimya gibi endüstriyel üretim alanlarında üretilen ürünlerin geri dönüşümü sorunlu. Cep telefonları, sim kartlar, bilgisayar birleşenleri, beyaz eşyalar, televizyonlar, deterjanlar, kullanım süresi sona eren ilaçlarla bu liste uzar gider. Ayrıca gelişmiş ülkelerin sanayi kuruluşları işledikleri zehirli ve geri dönüştürülemez atıklarını başka ülkelere satıyorlar. Sonuçta devasa çöp yığınları, atık yığınları oluşuyor. Bernard Kalu'nun "Plastic Problem" isimli serisinde Nijerya'da atıklarla ilgili sorunu aktarıyor. Kalu'nun fotoğrafına ve sonra, Burtynsky'nin Nairobi/ Kenya'da çektiği plastik atık yığınına5 bakalım. 
 
NEMLİOĞLU-3.png
Bernard Kalu, Plastic Problem, 2018 (üstte)

 NEMLİOĞLU-4.png

Edward Burtynsky, Dandora Depolama Alanı #3, Plastik Geri Dönüşüm,
Nairobi, Kenya, 2016 https://www.edwardburtynsky.com/projects/photographs/anthropocene (erişim: 05/06/ 2022)

 

 Bernard Kalu'nun Nijerya'da petrol kirliliği ile ilgili çalışmalarıyla “unsootable” isimli serisini oluşturdu. Nijerya’nın petrol kenti Port Harcourt'ta bulunan kaçak petrol rafinerilerinin oluşturduğu atık kirliliğinin, bacalarda oluşan siyah kurumun Nijerya Deltasına ve kente zehirli etkisini çalıştı. Kirliliğin sonucu insanlar akciğer hastalıkları, astım ve kansere yakalanıyor. Ve yaşadıkları koşullara iyileştirici çözüm arayan halk tepkisini protestolarla, yürüyüşlerle gösteriyor.  

 NEMLİOĞLU-5.png 

Bernard Kalu, https://www.bernardkalu.com/8406350-unsootable (erişim: 05/06/ 2022)

 

 Endüstriyel tesislerin atıklarını arıtabilmeleri için teknolojiler geliştirildi. Fiiltrelerin kullanılması için yasal zorunluluklar getirildi. Ancak gerçek dünya farklı işliyor. Rekabet stratejileri ve daha büyük ölçekte ekonomik nedenlerle bu filtre sistemleri kullanılmadı. Dumont, filtrelerin kullanılmama nedenini "kâr yasası" olarak yorumlar.3

Büyükbabası çiftçi, babası ziraat mühendisi olan Fransız tarım bilimleri profesörü yazar René Dumont, konunun önemini okuduğum ilk yazardı. (1976) Babasının toprak sevgisini aşıladığı René, gezegenin üzerindeki canlıları nasıl doyurduğunu, ekosistemlerin önemini yaşayarak öğrenir.  20.yy’da sanayi ve kar odaklı yapılanmaların gezegenimize verdiği zararı sürekli dile getirir, yazar.  Kitabında yer alan ve okuduğum günden bu yana belleğimde iz olarak kalan bir soru sorar: "22. yüzyılda yaşayacak çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakacağız, ya da onlara bir dünya kalacak mı?”7 Kitabında ürkütücü tespitler yer alır. Örneğin, “2050 yılında içilebilir su kalmayacak” demesi gibi. Ben suyu musluktan içen bir neslin içinde yaşadım. İçilebilir suyun ek filtrelemeler yoluyla elde edilebileceği kirli bir dünyayı henüz tanımıyorduk. Şaşılacak bir hızla, içme suyumuzun kalitesi birdenbire nasıl değişti? Dumont, gezegenimizin kaynaklarının hızlı tüketimini ele alarak, uygulamalarımızın antroposenik sonuçlarını da sorguluyordu.

Gezegenimizde yerleşimler kurduk, yaşadığımız çevreyi ihtiyaçlarımıza göre düzenledik, kullandığımız su için sistemler kurduk, atıklar için kanalizasyon sistemleri kurduk ve tüm bunları yaparken doğal yapıya müdahale ettik. Su yollarında ve su akışında yaptığımız değişimler sonucu milyonlarca yıl içinde oluşmuş düzenin ana planı etkilendi. Gezegenimizin taşıyamayacağı boyuta ulaşana kadar sürecek bir biçimde, daha çok müdahale etmeye devam ediyoruz. Göller kurudu, topraklar etkilendi, sular kirlendi. Deterjan ve kimya endüstrilerinin telkinleri, reklamlar sonucunda temizlik ve hijyenle ilgili anlayışı, yanılsamalı bir boyut kazanan kentli insanın aşırı kimyasal kullanımını, antroposenik dönüşüme katkıda bulunuyor. Biyolojik bir canlı olduğumuzu unutuyor, %99,9 hijyen varsayımının nasıl bir yanılsama olduğunu ve ne anlama geldiğini bilinç düzeyinde değerlendirmeyip, söylenenleri uyguluyoruz. Yarattığımız uygarlığın aslında sorumsuzca atıklar oluşturduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Jason M. Kelly 19.yy’dan bir örnek veriyor: “…………..endüstriyel su yollarında yaşanan kirlenmenin büyüklüğüne örnek olarak, 1867'de Chester yakınlarındaki Dee Nehri'nde akan su gösterilebilir. Su o kadar zehirliydi ki, beş yüz kat daha sağlıklı suyla karıştığında bile ölümcüldü."1    Benzer haberleri sık sık duyuyoruz. Geçen yıl Marmara Denizinde başlayan müsilaj sorunu benzer bir örnek. Kirliliğin boyutu okyanuslara taşındı. Sonuçta mevcut kritik koşullar bir anda oluşmadı. 200 yılı aşkın sürede, yeterince önlem alınmadan ve plansız olarak yürütülen insan eylemleri, artık kritik sınırı yakaladı.

David Maisel’ın “ The Lake Project” isimli çalışması, 280 km² alana sahip Owens Gölü ile ilgili. Göl bugün kurumuştur ve oluşan koşullar antroposenik etkilerin bir örneği olarak çıkar karşımıza. Bir zamanlar mavi renkli Owens Gölü ve çevresi Los Angeles'in birincil su kaynağıydı. Ancak Los Angeles Department of Water and Power’ın 1913'ten başlayarak gerçekleştirdiği su dağıtım projesinde, Los Angeles'a su getirmek için gölü besleyen nehir ve akarsular, Los Angeles Su Kemeri'ne yönlendirildi.  Gölün su seviyesi hızla düşmeye başladı. Göl aynı zamanda her yıl milyonlarca su kuşunun beslenme ve dinlenme durağıydı. Su taşıyan yolun değiştirilmesi sonucu göl 1926'da kurudu ve geniş mineral düzlükleri ortaya çıktı. Maisel projeyle ilgili açıklamasında şunları söyledi: "On yıllardır şiddetli rüzgarlar göl yatağından mikroskobik parçacıkları yerinden oynatarak kanserojen toz fırtınaları yarattı. Bölgeye yılda 300.000 ton kadmiyum, krom, arsenik ve diğer malzemeleri yayarak Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en yüksek partikül madde kirliliği kaynağı haline geldi. Gölde kalan suda oluşan mineral konsantrasyonu, sıvıyı yoğun, kanlı bir kırmızıya çeviren mikroskobik bakterin çoğalmalarına neden oluyor………………………. Havadan bakıldığında, gölün kalıntıları bir kan nehri, bir mikroçip, ikiye bölünmüş bir damar veya bir galaksinin haritası gibi görünüyor…………….çevresel bozulmadan doğan tuhaf bir güzellik."4        

Gölün bu yeni durumu, ağır metallerle doymuş mineral düzlüklerinin yukarıdan görülebilen desenleri gibi. Maisel’ın hava araçları kullanarak yukarıdan bakışla çektiği fotoğrafları soyut resmin etkisini taşır. Fotoğraflarında renklerin soyut çekiciliğine zıt olarak uzak durulması gereken sanki dünya dışıymış gibi olan alanlarla karşılaşır, bir düş gibi izleriz.

 

 NEMLİOĞLU-6.png
David Maisel, The Lake Project 22, 2002                                                             

 

Antroposen kavramı ile fotoğraf kavramı bir araya geldiğinde karşımıza Edward Burtynsky çıkar. Burtynsky, fotoğraflarıyla ilgili niyeti sorulduğunda, öncelikle bir çevreci ve bir aktivist olduğunu açıklar. İnsan uygarlığının gezegenimizin yaşam koşularına verdiği zararları fotoğraflarına aktaran sanatçı, konuyu projelerinde çok yönlü çalıştı. Çin isimli projesi için 2000 yılından başlayarak beş kez Çin’e gitti. Orada Dünyanın en hızlı gelişen ekonomisinin sanayi yolculuğunu izledi. Kamerasını geri dönüşüm tesislerine, madenlere, fabrikalara, barajlara yönlendirdi. Doğal kaynakların kullanımından son ürüne kadar tüm süreçleri izledi. Çin’de, Yangzte nehri üzerinde yapılmakta olan devasa hidroelektrik santrali barajının inşa sürecini fotoğraflamak için yetkililerden izin aldı. Projenin inşa sürecinde çevrede yaşayan 1 milyon insan yeni yerleşimlere taşınmıştı. Tahliye edilen binalar yıkılmış, fakat bazı insanlara henüz yeni yerleşim tahsis edilememişti. Onlar geçici olarak yıkıntılar arasında yaşamlarını sürdürdüler. Çin projesinde tüm bu detayları da çalıştı, endüstri yarışına geç katılmakla birlikte çok hızlı yol alan Çin'in, bu gelişim sürecinin doğaya ve insan yaşamına etkilerini fotoğrafladı.

 

NEMLİOĞLU-7.png 
Edward Burtynsky, Baraj #2,  Yangtze Nehri, Çin, 2002

 

 Etkilendiğim, bir projeden söz etmeliyim. Projenin adı “Gözlerime Bak”.  Sergi alanını gezdiğinizde birçok farklı hayvan portreleriyle karşılaşıyorsunuz. Aslında yüzleşiyorsunuz demek daha doğru, çünkü tüm hayvanlar gözlerinize bakıyor! Bir fille karşı karşıya geldim. Nesli insan eliyle tükenmekte olan bir fil. Sadece bir fil ve gözlerinize bakıyor. Gözlerinize bakıyor ve derdini anlatmak istiyor. Gözlerinde ne düşmanlık, ne kin ne de öfke var. Sadece anlamak/anlatmak için gözlerinize bakıyor. Resmin altında yazılı söylemek istedikleri: “Merhaba, benim, Afrika Orman Fili, Kongo Havzası'ndaki ormanlarda yaşıyorum. Ormanlarımızı tarım arazisine çevirerek yok ettiler. Dişlerimiz ve etimiz için avcılar tarafından öldürülüyoruz. Türümüz ciddi şekilde tehlikede.” 
 
 NEMLİOĞLU-8.png
Sencer Vardarman’ın projesi ve Demet Ortaköylüoğlu’nun çizimleri

 

Gözlerime bak (Lookintomyeyes.info) projesi Sencer Vardarman'ın. Demet Ortaköylüoğlu'nun çizimleriyle ortak bir çalışma ortaya koydular. Çalışma nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan seçilmiş hayvanların portrelerini içeriyor. Çizimlerde, hayvanların gözleri odak noktası. İzleyiciye kendisini izleyen insanlara bakıyor ve biliyoruz ki bu yok oluşun baş aktörü insan yani ben.

Fil’in gözleri, Nick Brandt’ın Afrika fotoğraflarını anımsatıyor. The Shadow Falls isimli serisinde panoramik kadraj boyunca, hafif yayımsı bir dizilimle Amboseli’de fotoğrafladığı filler geliyor aklıma. Sonrasında Across The Ravaged Land isimli serisinde, yine yaklaşık aynı kadraja sığdırdığı ve iki elinde ayrı ayrı fildişi tutan avcılar. Fillerden geriye kalan bu, avcılar ve fildişleri.
 
 NEMLİOĞLU-9.png
Nick Brandt

 

 NEMLİOĞLU-10.png
Nick Brandt

 

 Brandt’tan sonra Burtynsky'nin “Building Ivory Tusk Mound, April 25, Nairobi, Kenya, 2016” isimli fotoğrafında olay daha farklı bir boyuta taşınıyor. Kaçak fildişi avcıları yakalandığında, ele geçirilen fildişleri yakılmak için yığınlar olarak dizilmiş. Fildişlerinin çokluğu dikkat çekici, ne kadar çok fil öldürülmüş, bir katliam gibi. Nesli tükenen bir filin bakışları altında bu fotoğrafı incelediğinizde, insan olmanın anlamına dair neler gelir geçer zihninizden. 

 

 NEMLİOĞLU-11.png
Edward Burtysky, Building Ivory Tusk Mound, April 25, Nairobi, Kenya, 2016

 

 National Geography dergisinin yayınladığı, Ölümcül Avcılar isimli haberde, gergedan boynuzu avcılarının, boynuzunu aldıkları bir ölü gergedan fotoğrafıyla karşılaşırız. Gergedan'ın boynuzunun alındığı yerde oluşan kocaman yaranın kanlı izini gördüğümüz fotoğraf oldukça etkileyicidir.13  Haber aslında Gergedan boynuzu avcılığı alanında yapılan ticareti ve işin kazanç boyutunu da anlatıyor.  Kaçak avcıların bir anne gergedanı öldürdüklerinde, annenin çığlıklarına koşan yavrusunu da pala ile öldürdüklerini ve her iki hayvanın da boynuzlarını aldıklarını okuyorsunuz.5  Gergedan boynuzundan elde edilen Keratin, saçlara ve tırnaklara etkisiyle kozmetik sektöründe talep gören bir ürün. https://www.nationalgeographic.com.tr/olumcul-ticaret/ 

Nick Brandt'ın “This Empty World” isimli serisinde yer alan fotoğraflar, yaşamın farklı bir boyutuna, tanımadığımız bir dünyanın gizemlerine dair düşünmeye zorluyor bizi. Birçok soruyla süregiden katmanlı bir düşünce yolculuğu başlıyor. Gezegenimize dair, insana dair, uygarlığa dair, Afrika’ya dair düşünüyorsunuz. Serinin çekimleri, Kenya'daki Amboseli Ulusal Parkı'na yakın, koruma altındaki yerel Maasai topluluğu arazisinde çekilmiş. Çekim süreci iki aşamalı gerçekleşmiş. İlk çekimler için bir set belirlenmiş, ormanlardaki boş alanlara benzer bir alan set olarak düzenlenip, ışıklandırılmış.  Hayvanların set olarak hazırlanan alana girebilmeleri için güven kazanmaları ve alışmaları haftalarca beklemeyi gerektirmiş doğal olarak.  Set olarak belirlenen alana giren hayvanların çekimleri yapılıp bittikten sonra ikinci aşama hazırlıkları başlamış. Fotoğraflar için planlanan sahneleri gerçekleştirmek için yoğun bir faaliyet sonrası köprü ve otoyol inşaat sahaları, bir benzin istasyonu, bir otobüs terminali ve başka yapılar inşa edilmiş. Birkaç istisna dışında tüm çekimlerde kameranın konumu sabit tutulmuş. Çekimin ikinci ayağında yakın çevreden ve yerel topluluklardan gelen insanlar ve kalabalıkların çekimleri yapılmış. İki aşamalı çekim sonrası oluşturulan fotoğraflar görüntüler büyük boyutlu baskılar olarak izleyiciye sunuldu. Brandt seriyle ilgili yorumunda şunları söylüyor: “İnsanoğlunun elindeki doğal dünyanın artan yıkımını göstererek, kontrolden çıkmış bir gelişmenin altında ezilen hayvanların artık hayatta kalabileceği bir alanın olamadığı bir dünyayı gösteriyor. Fotoğraflardaki insanlar da genellikle çaresizce “ilerleme”nin amansız dalgası tarafından sürükleniyorlar.”

 
 NEMLİOĞLU-12.png
Nick Brandt                                                                                                             
https://www.thisemptyworld.com (erişim: 05/06/ 2022)

 

 Afrika aslında bir karşılaşma, seçimlerimizle ilgili bir deneyim olanağı sunuyor. İlkel sözcüğünün anlamını, gelişmişlik dediğimiz ŞEY'i, değerlerimizi ve bu değerleri oluşturmaya neden olan kültürel birikim dediğimiz o şeyin nasıl bir değer olduğunu sorgulamaya itiyor. 
Yaşadığımız gezegeni tanıyan, onunla ilişkisinde yeni anlamlar oluşturan türümüz, yer değiştirerek hayatta kalabilen özel bir canlı türü. Çoğu canlılar ancak habitatları içinde kalarak varlığını güvenle sürdürebiliyor. Jeolog Charles Lyell, 1830'larda, Principles of Geology isimli kitabında (1832) yerel ekolojilere zarar verip, onları etkileyen yabancı türlerin oluşmasının nedeninin insan göçleri ve insan etkinlikleri olduğunu yazar. Dünya üzerinde rahatça dolaşabilen, ticaret yapan, ilişkiler kuran insan, farkında olmadan bazı habitatlara taşıdığı yabancı türler nedeniyle ölümlere neden olabiliyor. Canlı popülasyonunun özellikleri ve ilişkileri nedeniyle aynı ortamlarda yaşamını sürdürme olanağı olmayan türler var. Biyoçeşitlilikte oluşan azalmanın nedenlerinden biri de bu. Gözlerime bak projesinde Çakır Kuşu (Christmas Island Goshawk) yabancı tür nedeniyle yok olan türlerden biri. “Merhaba, benim, Christmas Island Goshawk, Üzerinde yaşayabileceğim tek yer Noel Adası. Adaya gemilerle getirilen sarı çılgın karıncalar yuvalarımıza saldırır ve yavrularımızı öldürürler. Sadece 50 çiftimiz kaldı. Türümüz ciddi şekilde tehlikede.”  

 

 NEMLİOĞLU-13.png
Sencer Vardarman’ın projesi ve Demet Ortaköylüoğlu’nun çizimleri                             

 

Altıncı yok oluş kitabını okuduğumuzda altın sarısı renkli Panama Kurbağaları Panama’nın maskotu gibiydi. Amfibiler, birdenbire ortadan kaybolmaya başladılar ve kurbağaların neslinin tükenme olasılığıyla karşılaşıldı. Yapılan araştırmalar gösterdi ki bir mantar türü kurbağaların kalp krizi geçirip aniden ölmelerine neden oluyordu. Kurbağaların habitatında şimdiye kadar olmayan Chytrid mantarı bölgeye nasıl gelmişti?6 

Toprak, mikroorganizmalar ve küçük sayısız canlının yaşadığı bir habitat. Sümüklü böcekler toprağı canlandırıyor, insanlar ise tarlalarındaki sümüklü böcekleri öldüren ilaçlar kullanıyor. Şunu unutuyoruz, toprak dediğimiz organik bir yapı, bir canlılar bütünü. Bu nedenle bir tohum parçalanır, bitkiye dönüşür, ağaca dönüşür. Toprağın milyonlarca yıl içinde oluşan niteliğini ne kadar kısa bir sürede bozmaya, değiştirmeye başladığımızı düşünelim?  Toprağı toprak yapan sayısız mikroorganizmaların eylemleri sonucu bitkilerin yaşamasını sağlayan besin yapısı oluşmakta. Toprağın bir mikro canlılar yaşam alanı olduğunu düşünürsek, o canlıların yaşamlarını sürdürebilecekleri koşullara kafamıza estiği gibi müdahale etmemeliydik. Bulduğumuz tarım ilaçlarının yan etkileri ve zararlı etkilerini açıklıkla belirlemeden, uygunluğunu saptamadan kullanıma sunduk. Sonuçta kutsal kâr yasası, kimsenin itiraz edemeyeceği yüce bir sistem. 1957 yılında Thalidomide isimli ilaç kullanıma sunulduğunda yan etkileri konusunda yeterli araştırmalar yapılmamıştı. 1961 yılında kullanımına yasak getirilen ilaç sayısız sakat doğumlara neden oldu, bebeklerin %40’ı öldü. Bu olay sonrası FDA aynı hatanın yaşanmaması için çok denetimli bir onay sürecini yürürlüğe koydu.16  Aynı deneme süreci tarım ilaçlarında uygulanıyor mu? Bir de dozaj konusu, kullanım miktarı konusu var. Doktor tavsiyesinden göz kararına, tarlanın efendisinin hikmeti kendinden menkul yaklaşımlarıyla tarım yapılabilme niteliğini kaybetmekte olan geniş arazilerden söz ediliyor. Geleceğin çölleriyle ilgili yapılan haberlerde ülkemizin öncelikli olduğunu biliyoruz.7,8   Yapay gübrelerin toprağın yaşamsal özelliklerini bozduğu, niteliğini etkilediği, mikroorganizmaları yok ettiğini o kadar çok okuduk ki. Yeni ilaçlı tarım sistemleri kullanılmadığı takdirde dünyanın çoğalan nüfusunun beslenemeyeceği söyleniyor. Oysa işin öte yanında farklı tehlikelerle karşı karşıyayız. Topraklar toprak niteliğini hızla yitiriyor, çölleşiyoruz.7,8

Tarımı yeniden yorumladığımız teknolojik çağda, devasa arazilerde sıra sıra büyük büyük seralarla karşılaşıyoruz. Tatlardaki değişimleri hepimiz fark ediyoruz. Antalya’da bir gül serasına gitmiştim, yetkililerle sohbet edip, izin aldıktan sonra fotoğraflar çektim. Sohbette, Hollanda kaynaklı tohumlarla, kokusu alınmış ve ömrü 21 güne kadar uzatılmış güllerin üretildiğini öğrenmiştim. Plastik/cam örtünün arkasında genetiğiyle oynanmış ithal tohumlarla çiçekler, meyveler, sebzeler üretiliyor. Çileklerin tadı, domateslerin kokusu yok.

Sanayi devrimleri süreci geliştirilen teknolojik buluşlarla, yaşamımıza konfor ekledi. Bilgiye ulaşabilme hızımız, medya üzerinden gelişen iletişim, web yapısı üzerinden dünyanın en uzak yerine birkaç saniyede ulaşmamızı sağlıyor. Web 3.0 devreye girdiğinde çok daha inanılmaz hızlar ve kullanım kolaylıklarıyla karşılaşacağız. Her birimizin yaşamına yeni boyutlar kazandıran teknolojiler daha da geliştirilmekte ve eski teknolojiler atıklara dönüşmekte. Kullanım ömrünü azalması sonucu artan tüketim, gezegenimizin kaynaklarının tüketimini de hızlandırıyor. İçinde bulunduğumuz bu kısa döngüyü aşmak için neler yapılabileceği, nasıl bir yol izlenmesi gerektiği konusunda bir eylem planı oluşturmak gezegenin geleceği açısından çok acil görünüyor. 

Öte yanda devasa iş makineleri yapıyoruz. Madenlerde kullanılan devasa makineler! Almanların yaptığı iş makinesi Bagger 288, madenciliğin geldiği boyutun özeti. Uzunluğu 94 metre ve genişliği 219 metre olan 45 tonluk bir ucube. Yapımı 5 yıl süren excavator hareket ettiğinde bir deprem yaşanır gibi etki yapıyor. Madenciliğin gezegenin kaynaklarını ne hızla bitirdiğini anlatan bir örnek. Bazı madenler insan kendisiyle işi bittiğinde kullanılmış kimyasallarla yaşamsal değerini yitiren zehirli atık alanları olarak kalıyor.

Bu son şansımız mı? Yönetmenleri Jennifer Baichwal, Nick De Pencier, Edward Burtynsky olan, 2018 yapımı bir belgesel film olan "Anthropocene: The Human Epoch", bu son şansımız mı sorusunu gündeme taşıyor. Filmi izlediğinizde gezegenin nasıl bir talana maruz kaldığını görerek sarsılıyorsunuz. 

Jonathan Long'un 2002'de çektiği, Brooken Trees-Kırık Ağaçlar isimli panoramik çalışması nedense beni çok etkiler. Fotoğraf maden çıkarmanın oluşturduğu hasara dair. Uzak planda yeşil bir yaşam, canlılık ve ağaçlar…bizim mavi gezegenimiz. Her şey diri ve doğa tüm işlevselliğini sürdürüyor, yoksa bir yanılsama mı? Yakın planda her şey farklı, harika renkleriyle yarı soyut bir görüntü, belleğimizde anlamını arıyor. Mavi gezegenin ötesinde, uzaydan bir başka gezegen gibi. Bu yabancı görünüm, gezegenin bir sonraki evresinden ön gösterim. Yaşamla ilişkisi koparılmış, uzayda bir ıssızlık gibi. Madencilik faaliyetleri sonucu oluşan tahribat sarı-turuncu renk tonlarıyla zehrin canlı izini sunuyor. Ölü ağaçlar arkeolojik bir alanın dikitleri olarak alana dağılmışlar. Mirasımızın müzesi.

 

 NEMLİOĞLU-14.png
Jonathan Long, 

 

19.yy’da Homo oeconomicus deyimiyle tanımlanan insan anlayışı, her şeyi kendi çıkarlarına göreceli değiştiren/bozan/tüketen bir resim çiziyordu. Özellikle sanayi devrimleriyle birlikte, dünyayı ben ve öteki olarak ayıran batılı anlayış, kendi insanını merkez alan ve akılcılığı ilke edinen yeni bir batı uygarlığı geliştirdi. Bu yeni yaklaşım dünyanın birçok farklı kültürünün birikimlerini ilkellik bağlamında değerlendirerek tek merkezli bir dünya anlayışına dönüştü. Oysa sanatta bu ilkellerin figürleriyle modernist gösteriler yapıldı. 16.yy sonrası Batının yönetiminde etkin olan zengin sanayici ve tüccar kesim, sanayi devrimleri sonrası dönüşümün baş aktörü oldu. Geliştirdiği teknolojilerin uzun vadeli yararlarını ve zararlarını önemsemeden kullanarak katıldığımız zaman yolculuğunda şimdiye ulaştık. Jason M. Kelly şöyle yazıyor: “Avrupalılar ve Amerikalılar, bir zamanlar kereste, su ve hayvanlar tarafından sağlanan enerjinin yerini almak için kömür toplarken, aynı zamanda ticaret yolları, topraklar ve doğal kaynaklar üzerindeki kontrolü genişletmek için ordularını da kullanıyorlardı. Yabancı siyasi ve ekonomik sistemleri bozarak güç ve malzeme elde ettiler. Ticarete kısıtlamalar getirdiler ve açık piyasaları iki yüz yıl boyunca bir dizi sanayi devrimi yapmaya zorladılar. Ve bunu yaparken, yabancı ekonomileri sömürdüler, baltaladılar.”1  

Bugün yapılan değerlendirmeler karanlık bir tablo çiziyor. Bu tabloların post-truth/hakikat sonrası bir dünyada nasıl değerlendirilebildiği sorun olmaya devam edecek. Ancak bugün gezegenimize baktığımızda, Anthropocene-The Human Epoch filminin sorduğu gibi: Bu son şansımız mı? Başka sözlerle erken bir yok oluştan kaçınabilmek için gezegenin kaynaklarını kullanma biçimimizi tekrar düşünmeliyiz.

Gezegenimizin çevre koşullarında yarattığımız yapay dönüşümler sonucu, milyonlarca yılda oluşan bir sistemin yapısı bozuldu. İklim değişimi, daha önce değindiğimiz gibi dünyanın ısı dengesini etkileyen buzulların hızla erimesi sonucu çok daha sert ve yoğun tektonik hareketler ve iklim koşullarıyla karşılaşıyoruz.  James Balog'un Tektonik isimli belgesel çalışmasında insanın karşılaştığı doğal afetlerin görüntüleriyle, uygarlığın antroposenik etkilerini izliyoruz. Balog şunları söylüyor:
“Herkes, dünyanın ürettiği tektonik değişimin yaşamımızı sonlandırabileceğini anlıyor. Volkanlar, tsunamiler, depremler -ve bunların meteorolojik benzerleri, kasırgalar ,hortumlar- o kadar güçlü ve onlara karşı yapabileceğimiz o kadar az şey var ki, onlarla karşılaştığımızda aciz kalıyoruz……………………….. Anlamadığımız şey, insanlığın kendisinin de bir tür tektonik etki yarattığıdır. Biyolojinin, suyun ve havanın güçlerini alt ettik ve şimdi doğal sistemin bu alanlarında değişimin baskın ajanlarıyız. Okyanus asitlenmesi, deniz seviyesinin yükselmesi, flora ve faunanın yok olması, ormansızlaşma, havanın kimyasının değişmesi, atmosferik ısınma, kuraklık ve diğer aşırı hava dalgalanmaları: hepsi insanlığın tektonik etkisinin birer parçası.
Jeolojik tektoniğe katlanmaktan başka seçeneğimiz yok. Onları durdurmak istersek, insan tektoniği durdurulabilir. Bunu yapmak için iradeye ihtiyacımız var ve bu bir psikoloji sorunu. Psikoloji de nihayetinde bir algı ve alışkanlık sorunudur. Kolektif zihnimizi bulandıran sisi temizlememiz, aşağıya bakmamız ve ayaklarımızın altında patlayan insan tektoniği volkanına dikkat etmemiz gerekiyor.”20

Bir fotoğrafta Eylül 2005'te New Orleans'ta yaşanan Katrina Kasırgası sonrasında oluşan sel sonucu zarar gören bir ev görüyoruz. Bir yatak odası, duvarda bir çerçeve, diğer tarafında bir Tv, bir ailenin özenle temiz tuttuğu bir yaşam alanı. Fotoğrafta evin yapısının gördüğü zararı, eskiden her gün özenle temizlenen yatak odasının kasırganın izleriyle lekelenmiş duvarlarını, bir kasırgada karşı karşıya kalınan koşulları anlatıyor. Diğer bir fotoğrafta ise, Ocak 2005’te Banda Aceh’te yaşanan tsunami sonrası zarar görmüş koca yerleşimin devasa boyutu. Bir başka fotoğrafta Eylül 2010 tarihinde Colorado’da yaşanan, Fourmile Canyon Yangınından geride kalan bir manzara. Yanmış ev, yanmış bir jip, yanmış ağaçlar. Bir başka fotoğrafta ise, 2010 haziranında Meksika körfezinde, Louisiana bölgesinde, BP Deepwater Horizon petrol sondajı platformunda yaşanan felaket ve yangın. Karede denizin içinden yükselen alevler, dumanlar bizi farklı varsayımlara taşıyor. 

 

 NEMLİOĞLU-15.png
James Balog                                                                                                 

 

 Diego Cuevas'ın,21 Kolombiya Providencia Adasında, Iota Kasırgası sırasında çektiği iki fotoğrafı, o anda orada olmayı hiç istemeyeceğimizi hatırlatıyor. Adadan tahliye edilmekte olan ada sakinleri, eşyalarıyla birlikte Kolombiya ordusuna ait bir uçakta oturuyorlar. Dışarıda etkin olan kasırganın uçağın içindeki etkisini görüyoruz. Geniş bir alanı vuran Iota Kasırgası 5. kategori bir fırtına olarak bugüne kadar bölgeyi etkileyen en güçlü fırtına oldu. Resmi verilere göre, Providencia adasının altyapısının %98'i kasırga sonucu yok oldu. Son yıllarda ülkemizde de fırtınaların arttığını, hortumlarla tanışmaya başladığımız gündemde.  (www.gettyimages.com/detail/news-photo/residents-of-providencia-sit-in-a-colombia-army-plane-with-news-photo/1286922293?adppopup=true)

 

Jason M. Kelly şunları yazıyor:

"Victor Frankenstein, bir tanrı gibi davranarak ve doğaya hükmetmeye çalışırken kendini yarattığı canavarın, mutant doğanın kölesi olarak bulur. Canavar: "Sen benim yaratıcımsın, ama ben senin efendinim; - itaat et!" der. Öykünün finalinde, psikolojik olarak yıkılmış olan Frankenstein, sonunda “Adam . . . bilgelik gururunda ne kadar cahilsin!”der” (Rivers of the Anthropocene, Jason M. Kelly, Published by University of California Press) 

Antroposen, gezegenimizin, yaşamın sürdürülebilirliği ile ilgili büyük sorununu temsil ediyor. Kelly’nin Frankeştayn’ın mutand yaratığına benzettiği insanın, varlığını borçlu olduğu doğayı yok edişini yaşıyoruz. Günümüzde bilim adamlarının, düşünürlerin, sanatçıların, belgeselcilerin gündeminde birincil konu olarak işleniyor. Çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakacağız? Türümüzün bilinçlenmesi dileğiyle. “Adam...bilgelik gururunda ne kadar cahilsin”.
 
 
Kaynaklar:
 
1 (Rivers of the Anthropocene, Jason M. Kelly, Published by University of California Press)
2 Elizabeth Kolbert, Altıncı Yok Oluş, Okyanus Yayınları
3 Rene Dumont, Dünya Nereye Gidiyor
 
 
 
 
 
Ziyaretçi Sayısı:975
 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET

 

Copyright and "Fair Use" Information

Dergimiz ticari bir kuruluş olmayıp amatör bir yayındır. Fotoğrafçıları ve dünyada yapılan fotoğraf çalışmalarını tanıtmak amacıyla bilgi ve haber yayınları yapmaktadır.
Bir kolektif anlayışıyla çalıştığı için makalelerde yer alan fotoğraflar ve alıntıların sorumluluğu makalenin yazarına, fotoğrafçısına aittir.
Dergide yer alan içeriklerden ve ihlallerden derginin herhangi bir sorumluluğu yoktur.

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

Dergimiz fotoğrafla ilgili gelişmeleri duyurmak amacıyla çalışmaktadır. Ek olarak, ülkemizde yeterince tanınmayan yabancı fotoğrafçılar ve fotoğraflarıyla ilgili bilgi de aktarmaktadır. Makalelerde yer alan fotoğraflar HABER amaçlı kullanılmaktadır.

AdaNET Ana Sayfa X-Hall Instagram