|

KAYAN YILDIZLAR ZAMANI… KAMİL FIRAT
Mayıs-2022 İnsan gökyüzünün bizi örten bir örtü olmanın ötesinde bir bilgi alanı olduğunu öğrendiğinden bu yana, özellikle bulunduğu yerin koordinatlarını belirleme, yön bulma konusunda bazı yıldızları hep referans almıştır. Boşluğun içinde yönünü arayan her insan, gökyüzüne bakışını doğrultmuş ve o yıldızları kerteriz almıştı… İnsanoğlunun üretmiş olduğu sanat yapıtlarının bazıları da gökyüzünde insan algısının çok ötesinde ömrü olan yıldızlar gibi kabul görmüşlerdi, görülmeye de -en azından bir kesim tarafından- devam ediyor. Rota çizme çabası içinde olan her sanatçı ya da sanatçı adayı, sanatın labirentlerinde bu yıldızların ışığını aramış, o ışığın aydınlattığı yollarda yürümeye çalışmıştı, çalışmaya devam ediyor da olabilir. O sanat yapıtları -çoğu düşünce için- sanatın normlarının temsilleri olarak kabul edilmişlerdir. Geçtiğimiz yüzyılın özellikle ortasına gelen zamanlar ile birlikte sanat yapıtlarıda, gökbilimcilerin “yıldız yağmuru” diye nitelediği zamanlarda kayan yıldızlara benzediler. Anlık, ışığıyla izleyicisine heyecan veren ve “bak… bak… ne kadar uzun aktı” diye tanımlandığında dahi birkaç saniye görünen “kayan yıldızlar”a benzeyen sanat yapıtları, hep orada olan yıldızlara benzeyen sanat yapıtlarından kuşkusuz ki farklılar. Bu fark bir olumluluk/olumsuzluk değil, zamanın sanat bulmuş hali olarak düşünülebilir. Yeni zamanlar, hiçbir şeyi kalıcı kılmayı reddediyorsa, sanat yapıtı da onun temsili olarak vücut buluyordu. Ekonomiden siyasete, kültürden inanç sistemlerine kadar her şey, o yapılanmanın az ya da çok bir parçasıydı. Bu unsurların içinde bir tanesi hep öne çıkmıştı, çıkmaya devam ediyor ve devam edecek. O da zamanın dili idi. “Biz sözcüklerle düşünürüz” diyen insan, kuşkusuz ki, düşünce edimini, zamanın dilinin sınırları içinde geliştiriyordu. Zamanın dili neyse, sanat yapıtı da o olmak zorundaydı. Nasıl ki geçtiğimiz yüzyılda hayatı kavramlarla anlatan insanın ürettiği sanat yapıtının ana inşa edicisi de o kavramlar olduğu gibi. İçinden geçtiğimiz zamanlar, geçtiğimiz yüzyılın geçtiği süreçlere benzer süreçlerden geçiyor. Dijital çağ ile birlikte, yaşam biçimleri, davranış özellikleri ve en önemlisi dilde başkalaşmış vaziyette. Yeni zamanların araçlarının ve belirlediği “yeni insan” kaçınılmaz olarak bu yeni durumdan “muaf” değil… Sözcüklerle düşünen insandan, yeni dijital çağın yarattığı, sözcük+görüntü+sembol üçlüsünün oluşturduğu yeni dille düşünmeye başladı.19.yüzyılın sayfalara sığmayan “seni seviyorum” anlatıları, bugün bir kalp emojisine indirgendi. Anıtsal anlatılar bugünün insanının dünyasını terk edeli çok zaman geçti. Gerçeklik algısı başkalaştı ve gerçek olan, bizi saran olmaktan çıkıp, iki boyutlu cam yüzeylerde ki görünümler oldu. Buna hazin bir örnek: İstanbul boğazından bazen özel araçlar geçer. Bu araçlardan bir tanesi geçtiğimiz yıllarda Karadeniz’de petrol aramak için Norveç’ten getirilen bir petrol platformuydu. Boğaz büyük gemi geçişlerine kapatılmış, dev platform biraz batırılarak Boğaz Köprüsü’nün altından geçiriliyordu. Sabahın saatlerinde işe gitmek için Üsküdar’dan tekneye binen insanların içinden bazıları, platformun geçişini, o anda canlı yayın yapan televizyon kanallarının haber bültenlerinden izliyorlardı. Gözler ve zihin, 3-4 inçlik cep telefonu ekranına emanet edilmişti. Boğaz… Petrol Platformu… Zaman… Gerçek… Ve bir küçük cep telefonu ekranı… Bu kadarını Baudrilard bile hayal edememişti sanırım. Neredeyse insanın nefes alıp vermek ile sınırladığı doğa ile ilişkisine -bu yeni durumla birlikte- son öldürücü darbe de vurulmuş oldu. Yakın bir zaman da kendi havasını üreten mekanizmalarla karşılaşıldığında, bugünün moda deyimiyle; “şaşırdık mı… hayır.” deme ihtimali çok yüksek… Kuşkusuz ki insanın doğadan bu denli kopuşu yeni bir şey değil. “Bana vida sıkmak için sadece iki el lazım” diyen üretim sistemi anlayışlarının dünyayı örttüğü zamanlardan bu yana, insan doğal bir varlık olmaktan çıkıp, kültürel bir varlığa dönüşmüştür. Varoluş serüveni içinde çok uzun zaman insan doğanın bir parçası, onunla etkileşim içinde olan ve en önemlisi “doğanın belirlediği takvim”e göre yaşayan bir varlıktı. Ancak ne zaman ki doğanın belirlediği takvimin dışında kendisi bir takvim inşa edip, onunla yaşamaya başladığı andan itibaren, doğadan kopuşu da başlamıştı. Doğanın parçası olmak, doğanın döngüsüne göre yaşamak, yaşayabilmektir. Doğa döngüsü, tohumun ne zaman toprağa atılacağını ne zaman su verileceğini ne zaman hasat yapılacağını ve toprağın yeniden ne zaman ekin verebileceğini, kullanıcısına gösterir. Kullanıcı o döngüye göre kendi yaşamını belirler. İnsanoğlunun çok uzun zaman doğayla iç içe varlığını sürdürmesi, insanın “doğanın aklına” uyum ile gerçekleşmişti. Ancak özellikle endüstri devrimi, insanın doğadan kopuşunun Nirvanası olmuştur. Doğanın döngüsüne göre yaşamayan ve doğa karşısında ondan sadece fayda sağlayan bir tavır gösteren insan, doğadan sadece “alma”yı öğrendi. Oysa vermeden aldığınızda, aldığınız bir gün tükenir… Sonra “çevre problemi” diye, ondan sadece -büyük oranda- alanların sponsorluklarında konferanslar düzenlenir. Sonra bu duruma bir de bir isim bulursunuz; “Antroposen Çağ.” Çok havalı… Doğa dışı bir varlık hali, uzun zamandır sanat yapıtının itici gücü olmasına karşın, sanat yapıtı -birkaç örnek dışında- somut nesneler olarak üretilmişti. Bugün artık bu da aşılmış durumda “nesnesiz bir nesne” olarak NFT, rüzgarını şiddetli estiriyor. Bu aslında şaşırtıcı bir durum mudur? Tabii ki hayır… Her yeni araç, yeni ekonomik güçlerini yaratır. Ve bu yeni güçler de “kendilerini ifade/temsil edecek” mecraların hamiliğine soyunurlar. Dün de böyleydi, bugün de böyle… Paranın olmadığı iddiasındaki dünya, karşı olduğu sisteme paralel bir evren yarattı… Burada doğan yeni aktörler, buranın dili ve onun zamanı ile üretilen yapıtların ve bu yapıtlarının üreticilerinin bir tür hamiliğine soyundu. Tuşlara dokunularak elde edilen zenginlik, tuşların ürettiği sanat yapıtının kendisini temsil edeceğini düşündü/düşünmeye devam ediyor… Bu yeni pazar, bir anda dijital dünyayı “sanat pazarı” haline getirdi. Bu aslında çok anlaşılır bir durum… Burada yer almak son derece doğal. Tek sorun başka bir zamanın diliyle burada aktör olmaya çalışmakta yatıyor. Dünyadan yüzlerce, binlerce örnek hergün haber sitelerine düşüyor. Çocukların yapıtları birkaç yüzbin dolara satılıyor diye. Bu platformda yer almak isteyen birçok kişi, bu durumu yadırgıyor. Nasıl olur da onlarca yıllık deneyim, bilgi birikiminin ürünleri satılmazken, dünün bebelerinin işleri satılır diye… Böyle düşünmek bugünün zamanında yaşamamak, bugünün dünyasını hiç anlamamak anlamına geliyor. Yukarıda da değinildiği “büyük anlatılar” zamanı çoktan geçti. Bugün “dönen dünyanın duran noktası” olarak hayatı sürdürmek mümkün. Ancak sadece şu anın olduğu, dünün ve yarının olmadığı bu yeni dünya da var olmak mümkün değil. Tıpkı gökyüzünde “yıldız yağmurları” zamanında kayan ve birkaç saniyesi bir ömür olan yıldızlar misali bir zaman yaşanıyor. Bu zamanın yarattığı “dil” ile düşünüldüğü oranda NFT -Nasıl Farkındayım Tuşların- şeklinde hayata girebilir… Temel mesele galiba zamanın dilinin farkında olmak…
|