|
|||||||||
|
Ana Sayfa Sayı 23 Kekeme: Eşit Uzaklık, Hakan AkçuraKekeme Hakan Akçura Eşit Uzaklık Uyarı: Yazım rahatsız edici iki adet fotograf içeriyor; baştan uyarıyorum. Giriş niyetine Kaç yıl oldu son kekelememi yayınlayalı hatırlamıyordum. Dönüp baktım, önümüzdeki mayıs ayında on yıl dolacakmış ben o kalemi bırakalı. On yıl... Ne çok değişti dünya, ne çok değiştim ben bu yıllarda! Ya da hiçbir şey değişmedi ”Virgilius’tan bugüne hep aynı şeyleri yazarken şairler”. Şiir uzundur yazmıyorum mesela. En son yazdığım sanki en güzeliydi ve hiç yayınlamadım. ”Yazamıyorum” yazmadım, çünkü denemiyorum. Ama mesela resim uzundur yapamıyorum; sadece atölyesizlikten. Peki yazıyor muyum? Evet, yazıyorum ara sıra... Uzundur, kendimi her yere eşit uzaklıkta hissediyorum. Bunun nedeni sadece göçmenliğim olamaz. Herkesin istediğinde her şeyi bilip, öğrenip, devinebildiği zamanımızın yaygın ruh hali mi bu? Bilmiyorum. Dün gece, İsveç devlet televizyon kanallarından birinde, kız olmak istediği, kız gibi giyindiği ve varolduğu için, danıştıkları psikologların da desteği ile onlara dişilik hormonu vererek, şimdilik en azından göğüslerinin yaşıtları ile aynı zamanda çıkmasını sağlamayı öneren kimi ana babaların bu önerisine çığlık atarak sevinçle karşılık veren ve pipilerinden nefret eden 6 yaşlarındaki oğlan çocuklarını anlatan bir saatlik bir program izledim. Bugün ise, Trabzon’a 45 kilometre uzaklıkta, yaklaşık 5 bin nüfuslu Çayırbağı beldesinde, beldenin yolunu yapan Diyarbakırlı müteahhitin Osman Baydemir’den kişisel ricası ve onun da kabulüyle, Diyarbakır Belediyesi’nden hibe yoluyla alınan ve haliyle 21 plakalı olan itfaiye aracını görünce, polise ”bomba yüklü araç var” ihbarı yapan köylülere, bu duruma üzülen belediye başkanı Hilmi Köroğlu’na ve onun gibi düşünmeyen bir akrabasının dediklerine dair bir haber okudum. Şöyle diyor akraba Ahmet Köroğlu: “Diyarbakır’dan gelen itfaiye aracına karşıyım. Onlar Türk halkı ile barışık bir toplum değil. Eskiden bu yana yangınları nasıl söndürüyorsak yine söndürürüz. Araç yangınları söndürebilir ama onlar da Türkleri aşağılamış. O aracın bizim saf ve temiz köyümüzün aracı olmasını istemiyorum.” Herhalde Çayırbağı beldesi sakinlerinin çoğuna tercüman oluyordu böylece... ”Irkçılığın bu kadarı!” deyip delirmemek elde değil! Kahramanım Yeni editörüm Leyla, benim Fotografya’da yazmaya başlayacağım bu sayının ana başlığının ”Delilik / Dahilik” olduğunu bildirdiği ilk günden bugüne, yani artık yazısını yollamakta geç kalmış bir yazar olmayı becerdiğim güne kadar, zihnimin ardında hep aynı insanın sokaklarda hızla yürüyen silueti kıpırdadı durdu. Adını kimi nedenlerle yazamayacağım bir insan bu. İki metreye yakın boyu, ipince bedeni, bembeyaz saçları, sakalı, ateş kırmızı örme kareli külotlu çorabı, siyah lateks eteği ve çarpıcı yüz makyajıyla, bu ülkeye ilk geldiğim yıllarda sık sık karşıma çıkan, bu ülkenin ilk emocu kızlarının ördek yavruları gibi saygıyla peşine takıldığı bir sokak delisi. Eski başarılı bir doktor, iyi bir blues piyanisti. Size güvenir de anlatırsa öğrenebileceğiniz çok önemli ve tehlikeli bilgilere ”sahipti” o. Bir önceki ve sosyal demokrat hükümetin adalet bakanının, ancak tam dört yıl sonra bugünlerde ortaya çıkan bir dizi yolsuzluğunu o zamanlardan bilendi. Bildiği hiçbir şeyi saklamaz, güvendiği herkese anlatırdı. Bu ülkenin en temel sorunlarının çözümüne ilişkin ayrıntılı çözüm önerileri vardı. Bir o kadar da, bu çözüm yollarını kapattığına inandığı politikacıların hangi gizli ve kirli mekanizmalar içinde olduğuna dair teorileri. O yüzden gizli polisin onu sürekli takip ettiğine inanırdı ve belki de haklıydı. Bana söylediğine göre, düşündüklerini uzun uzun zamanın başbakanına da yazmış ama -ciddiye alınmamasının nedeni bu olsa gerek- yanı sıra eklemişti: ”CIA benle irtibata geçti; kalça kemiğinizden ameliyat olmanız ama güvenliğiniz için mutlaka titanyum taktırmanız gerekiyormuş.” O bana bunu aktardıktan önce mi, sonra mı bilmiyorum ama, Göran Persson o ameliyatı zaten oldu ve bu tür ameliyatlarda tek kullanılan metal o olduğu için de titanyum taktırdı kalça kemiğine... En sık, -birçok sokak delisinden farklı olarak- sahip olduğu evinin oldukça işlek olan caddesinde ve İsveç Parlamentosu’nun çevresinde rastlayabilirdiniz ona. Sonra kayboldu aylarca. Sorup soruşturdum diğer sokak arkadaşlarından. Öğrendim dehşetle: Güvenip de evine aldığı birkaç kişi ona defalarca tecavüz edip, öldüresiye dövmüş ve ardından makatına soktukları bir demir parçası ile içini parçalamıştı. Bir süre sonra öldüğünü söylediler. Kimsenin kimseye, içindekileri bırakın böyle açık, özenli, detaylı, ısrarlı bir biçimde söylediğini, çoğunun yüzünüze gülümsediğinde dürüst olduğunu bile rahatlıkla düşünemeyeceğiniz bu uzlaşmalar, lagom ve maskeler ülkesinde, o benim zarif kahramanım olarak kaldı. Geçenlerde interaktif ve çoğunlukla eğlendirici videolarla yoluna devam eden iki sanatçı arkadaşıma yeni bir proje önerdim. İlgilendiler. Proje uygulanırsa, buraların en işlek metro hattının, artık kimsenin inip binmesi için durulmayan bir eski istasyonuna varıldığında, metronun içindeki tüm yolcular, pencerelerden, hızla yanından geçilen o hayalet platformdaki onlarca insanın onlara el sallayıp, sonra da yavaşça gökyüzüne yükseldiğini görecekler; altı saniye içinde. Yemin ediyorum, o uçanlardan birisinin benim bu kahramanımın imgesi olması için elimden gelen her şeyi yapacağım o gün gelirse... O size sert ve isyankar bakan rengarenk ördek yavruları büyüdü, sayıları arttı. Bugünlerde peşlerine takıldıkları yeni idolleri var mı bilmiyorum. Çoğunun en azından, buralarda her bahar müthiş bir hızla uyanan doğayla koşut, diğer bembeyaz mini etekli arkadaşları gibi kamyonların üzerinden çığlık çığlığa bağırarak kenti turlayan, mezuniyetini ve on sekizinci yaşı bitirişini kutlayan, deli gibi içen ve akşam saatlerinde gençlere gönüllü destek veren organizasyonlara üye ebeveynler tarafından, düştükleri kaldırımlarda, üzerlerine yattıkları kusmuklarından kaldırılan genç kızlar gibi olmayacağına neredeyse eminim. Fabienne Genç kızlardan söz açmışken ve Fotografya’da yazıyor olmayı unutmamışken eklemek istediklerim var: İsveç’te kimse 15 yaşındaki bir çocuğun fotografını ve ismini ondan ve ebeveynlerinden habersiz ve onaysız yayınlayamaz. Başına ne gelirse gelsin, ne yaparsa yapsın. Hele ölüsünün fotografını asla... Onay bile yetmeyebilir hatta, bu yayının o çocuğa zarar vermesi söz konusuysa... Yayınlarsa cezalandırılır. Ama geçenlerde, bir başka çocuğun, Avrupalı ve beyaz olmayan Haitili ölü bir kızın fotografı, bu ülkenin en çok satan gazetesinin iki sayfasını dolduran oldukça dokunaklı bir haberini taçlandırdı: ”Fabienne 15 yaşındaydı.” Habere bakılırsa, depremden sonra, anası ve babası, bir şeyler kurtarması için onu yıkılan evlerine yollamış ve o da bula bula birkaç çerçeveli resmi alıp geri dönerken, bir polis memurunun kurşunu ile yere kapaklanıp ölmüştü. Uzun haberin en dokunaklı satırları, onun evden kurtarmayı seçtiği şeylerden birinin çerçevelenmiş bir çiçek resmi olması üzerine kurgulanıyordu haberde. Herkes etkilendi. Eminim çoğu İsveç vatandaşı parasını o gün yolladı SMS yoluyla deprem kurbanlarına, bir dizi yardım kuruluşuna. Birkaç hafta geçtikten sonra, üye olduğum sosyal paylaşım ağlarından biri aracılığıyla, bir fotografçı ve çok dikkate değer bir blogger olan A. Murat Eren’le tanışmamın nedeni de yine Fabienne oldu. Meren, ”Meren’in Fotoğraf Günlüğü” başlıklı blogunda yer alan ”Fotojurnalizm Kisvesi Altında Trajedi Pornosu” başlıklı çarpıcı yazısında, Haiti depremini medyanın ele alış tarzından yola çıkarak çok önemli bir tartışma açıyordu. Yazının tümünü zaten okuyun isterim; şu satırlar benim alıntıladıklarım olacak:
”Dediğim gibi, bu fotoğrafı daha önce de görmüştüm, fakat bu gün severek takip ettiğim günlüklerden birisinin yazarı olan Pete Brook‘un iki farklı fotoğrafçı tarafından kısa bir süre içerisinde çekilmiş olan bu iki fotoğraftaki farka dikkat çektiği bir yazısına rastladım. Dikkat ederseniz ikinci fotoğrafta Fabienne’in vücudu çevrilmiş. Belli ki birilerinin gönlü o çiçekli tablonun görünmemesine razı olmamış..
Önceki Sayfaya Geri Dön
Yazıcı Dostu
|
||||||||