Yayın Kurulu

Aysel Altun
Berrin Cerrahoğlu
Nejla Can Güler
Dora Günel
Atila Köksal
Koray Olşen
Ayşe Saray
Mehmet N.Savcı




Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu

E-Mail Fotografya
fotografya@ada.com.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
ara
FOTOĞRAFIN KÖŞESİ - Özcan Yurdalan

YARATILMIŞ "GÜZELLİKLER" YA DA FOTOĞRAFTA ORYANTALİST BAKIŞ


Fotoğraf, ne maksatla çekiliyor olursa olsun, fotoğrafçının aklında beliren görüntünün başarılı ya da başarısız bir biçimde duyarlı yüzeye aktarılmasıdır. Görüntü, öncelikle fotoğrafçının niyetidir; anladığı, görmek istediği ve göstermeye çalıştığı şeyin adıdır. Hal böyle olunca fotoğrafçının içinde bulunduğu gerçeklik, görüntüye çok farklı biçimlerde yansıyabilir. Bu yansıma zihnin yansımasıdır, algının dışa vurumudur.

Algı, eğer kişisel ifadenin eksenini kuran unsursa, fotoğrafçının içinde yaşadığı şartlar, yetişme koşulları ve edindiği kültür, yani bir bütün olarak kendi gerçekliği, fotoğrafçının algısını belirler.

Fotoğrafçının zihni, bulunduğu ortamda, “buradan bir “güzellik” nasıl yaratabilirim?” diye işliyorsa farklı bir görüntü, “buranın gerçeği nedir?” diye işliyorsa farklı bir görüntü çıkar ortaya. Tıpkı bunun gibi toplumların da fotoğrafçıların yaklaşımlarına göre değişen görüntüleri vardır. Bu görüntüler, yaratılmış imajlar olabileceği gibi bir hakikat arayışının hikayesi de olabilir.

“Yaratılmış imaj” dediğim şey, iki boyutlu imgeler aleminde, yani resim ve fotoğrafın dünyasında, en somut biçimde oryantalist bakış olarak tezahür eder. Oryantalizmi en genel ifadesiyle; hayal edilmiş doğunun kendi gerçekliği dışındaki imgelerle yeniden yaratılması olarak düşündüğümüz zaman, muradımızı daha rahat izah etme şansı buluruz.

Bir ülkede fotoğraf çeken amatör, profesyonel, genç hevesli ya da olgun usta, her kim varsa, ürettikleri görüntülerle bir “toplam görsel kanaat” oluştururlar. Yaygın dolaşan fotoğrafların oluşturduğu bu kanaat, aynı zamanda fotoğrafçıların yaşadıkları toplum hakkındaki ortalama algısıdır. Bu algı, fotoğrafçıların sınıfsal ve siyasal konumlarından ayrı düşünülemeyeceği gibi, yetiştikleri kültürün, aldıkları eğitimin zihniyet dünyasından da ayrı değerlendiremeyiz.

Sözün tam burasına iki not düşerek devam edelim ki yolumuz kapanmasın. Bunlardan biri: Elbette yukarıdaki tanımın istisnaları vardır. Genel algının dışında bir bakış açısıyla üretilen imgelerle yaratılmış bir toplumsallıktan elbet söz edebiliriz ama bu aykırı bakış nadirattan olmakla kalmaz, bulunmaz Hint kumaşıdır bizim memlekette. Diğer notum ise şudur: “Biz de zaten ‘orient’ mensubuyuz. Kendi toplumsallığımıza nasıl olur da dışarıdan bakışla kendi gerçekliğinin dışında imgeler üreterek yaklaşabiliriz” lafını hiç duymasak keşke, çünkü daha kıymetli bir şey yoktur ki kişinin kendini bilmesi kadar kıymetli olsun.

Kişi hele fotoğrafçıysa, kullandığı aletin doğası gereği dışardan bakmaya meyyaldir. Üstüne üstlük MEB tornasından geçtikten sonra YÖK’lü eğitim perdahına maruz kalmış bizim gibi faniler, ulus devletin kurucu ideolojisiyle hesaplaşmamışlarsa, oksidentalizme savrulmadan sıkı bir oryantalizm detoksu yapmamışlarsa, hiç debelenmeden egemen algıya teslim olmuşlar demektir. Büyük harfle ORYANTALİST bakışa sırf zihinlerini değil ruhlarını da teslim etmişler demektir. Ne diyorum: Bir önceki kuşak gibi bugün olgunluğa yaklaşan fotoğrafçı kuşağı da eşyanın tabiatı gereği erkek egemen bakışla oryantalist imgelere meyyal ve tekçi zihniyetin fotoğraf alanında yeniden üretimini üstlendi.

En son diyeceğimi başta dedim.

Yazının bundan sonrasını sadece “nasıl yani?” diyerek merak edenler okursa, ne bu meraka düşmemiş arkadaşlar zaman kaybetmiş olur, ne de ben önyargıyla satırlarda gezdirilen gözlerin kem bakışına maruz kalırım.

İster içselleştirilmiş oryantalist bakışla üretilmiş olsun, ister “batının yarattığı hayali doğunun görsel klişeleriyle üretilmiş olsun, o fotoğraflar gerçekle ilişkileri itibariyle tartışmalıdır. “Fotoğrafçının göstermek istediği budur ve öyle beyan edildiği için gerçekle ilişkisini sorgulamak kimsenin haddi değildir” diye düşünülebilir. Gel gör ki hakikatiyle ilgilenmeden yaratılmış güzellikler, o yerin yaratılmış imajlarıdır, gerçeğin değil fotoğrafçının zihnindeki güzelliğin yansımasıdır, tümüyle kişiseldir. Böyle sunulduğu ve bilindiği sürece sorun kalmaz.

Ancak bu fotoğraflar aracılığıyla bir yerin gerçekliği konusunda bilgilendirme yapıldığı öne sürülüyorsa ve sürekli tekrar edilen birbirine benzer imajlarla o yerin bütününe dair bir kanı yaratmışsa önemli bir algı problemi yaşandığı ortaya çıkar. Ya da bilerek seçilmiş bir davranışsa eğer, adı gerçeklikten kaçıştır. Bu fotoğraflar sayesinde, gerçeğin ekseninde beliren hatırı sayılır kaymayla birlikte ortaya çıkan yabancılaşma, fotoğrafın da fotoğrafçının da toplumsal sorumluluğu açısından problemlidir.

“Görünen” ile “gerçek” arasındaki ilişkiyi sorgulamakla başlar her şey. Belki biraz da işin doğasından kaynaklanıyor olsa gerek bu durum. Fotoğraf çeken biri, o sırada kafasında oluşan görüntüyü gözleriyle görerek kaydettiği için mutlak bir gerçekliği ele geçirdiği hissine kapılır. Üstelik ortaya çıkan görüntü, gerçeğinden daha “gerçek”, gözle görülenden daha “güzelse” fotoğrafçının hisleriyle de birleşerek sarsılmaz bir doğruluk kazanır. Fotoğrafın asıl problemi de buradadır ki başkasını inandırmadan önce fotoğrafçısını ikna eder. “Vardı, oldu, ben gördüm, böyleydi.” Peki ama görülen gerçek midir ve gerçeğin doğrulaması için yeterli midir?

Şu soruyu da ekleyerek devam etmek istiyorum: “fotoğrafın fotoğrafçıyı çektiği” bir görüntü olmaz mı? Yani bir hayalin görüntüsü kamera tarafından yaratılamaz mı?

Türkiye fotoğrafı bu açıdan oldukça ilginç bir manzara sergiliyor. Dolaşıma girmiş fotoğrafların toplamı nasıl bir Türkiye görüntüsü yaratıyor sizce? Kimdir bu memleketin fotoğrafçıları? Etraflarına nasıl bakarlar? Nelerle ilgilenirler, hangi konuları nasıl çekerler? Kimlere, nerede ve nasıl gösterirler? O fotoğraflara bakanlar hangi sosyal katmandan gelir ve hangi ihtiyaçlarını karşılamak için fotoğraflara bakarlar? Bu soruların cevabını aramak üzere başlatılacak bir çalışma oldukça ilginç sosyolojik verilere ulaşır besbelli. Ayrıca fotoğrafçıların ve fotoğrafların hayatımızdaki yerini anlamak açısından da aydınlatıcı olur.

Tümüyle gözlemlere ve kişisel yoruma dayanarak söyleyebilirim ki, fotoğrafçıların yarattığı Türkiye, hoşlukların, güzelliklerin ülkesidir. Bir dönem sıkça “Türk fotoğrafı var mı?” türünden tartışmalarla fotoğrafımızdan bir ekol olarak söz edilip edilmeyeceği tartışıldı. Bence bu tartışma uzunca bir süredir sonuçlanmış durumda. Cevap bellidir: Türk fotoğrafı diye bir şey vardır. “Her tür gerçeklikten klişe güzellikler yaratma ekolünün adı Türk fotoğrafıdır.”
Ya gerçekliğin kendi bilgisi? Ya o gerçekliğin öznelerinin hakikatleri, hisleri ve tepkileri? Bu hiç mühim değil, çünkü içselleştirilmiş oryantalizmde olduğu gibi, “içselleştirilmiş estetikçi fotografik bakış”ta da algının ekseni en baştan kaymıştır.

Bu kayma, fotoğraflar ve fotoğrafçılarla sınırlı kalmaz, öznelere de sirayet eder. İnsanlar, kendi gerçeklikleriyle fotoğraflar aracılığıyla yüzleşmekten genellikle hoşlanmazlar. Haklı da olabilirler. Fotoğrafın gerçekliği yansıtan ve sorgulayan etkisinden çok, başka bir takım değerler taşıyor olması önemsenir. Öncelikle de görüneni güzel göstermesi beklenir. 

Velhasıl sorun sadece fotoğrafçıda değil, öznesinde hiç değil, biraz da fotoğrafın kendisinde, tabiatındadır. Fotoğrafçı, izleyici ve fotoğrafın öznesi aynı hatta buluşuyorlar. Gerçeğin değil, “zihinlerde yaratılmış güzelin” hattında. Biraz daha iyimser söylersek, gerçeğin fotoğrafa kurban edildiği güzelin hattında.

Ne demek istediğimi örnekleyerek açmak gerekirse lafı fazla uzatmadan Roland ve Sabrina Michaud’un çalışmalarına bakmak yeterli bir başlangıç olabilir. Yıllardır “orientte” dolaşarak muhteşem görüntüler yakalayan bu ikili, geçen yüzyılın oryantalist ressamlarının tablolarını önlerine koyarak orada görünenlerin aynısını Asya’da fotografik olarak yeniden ürettiler ve yan yana yayınladılar. Fotoğrafları doğrudandı. Yani herhangi bir kurmacaya, prodüksiyona başvurulmadan gerçek hayattan üretilmişti. Bu örneği “fotoğrafta oryantalist bakış” meselesinin, “bunlar hayali klişelerin yeniden üretildiği fotoğraflardır” yargısına bir çırpıda kurban edilecek kadar basit bir mesele olmadığını söylemek için, kendimi de tashih etmek amacıyla verdim. Ama aynı ikilinin yine kitap olarak yayınlanan “Orient in Mirror” çalışması ile “India in Mirror” ve “Türkiye” çalışmalarına bakacak olursak, bizdeki yaygın fotoğrafçılık anlayışının ustasıyla, yeni yetmesiyle yurt içinde ve dışında çektikleri fotoğrafların bu işleri yeniden üretmeye çalıştığını görürüz. Batı, hayli zamandır felsefede, politikada ve sanatlarda içselleştirerek ürünlerine yansıttığı oryantalist bakışı fotoğraf alanında en hasından Michaud’ların üretimiyle devam ettiriyor zaten, hem de adını koyarak. Peki ama ya orientteki taklitleri ne yapıyor? Eğer içselleştirilmiş oryantalizm bu değilse nedir?

Gel gör ki hayli abartılı bir durum bu. Bir anomali. Çevrede güzellikler keşfetmeye çalışarak egzotik görüntülerin hayali atmosferinde hayatı anlamlandırmak faydalı bir uğraş olarak saygıya değer görülebilir. Zaten yorucu iş saatleri, kaotik şehir hayatı içinde bunalmış orta sınıftan şehirli insanların boş vakitlerinde fotografik güzelliklerle haşır neşir olmaları iyi bir şeydir. Lakin bu masum uğraş, bütün bir ülkenin fotoğrafa yansıyan toplam görüntüsü haline gelmişse ürkütücü bir manzara çıkar karşımıza. Olur da bu kadar mı Türkiye gerçeğinin dışı olur diye. Bu kadar mı hayali bir “öteki” algısıyla romantize edilmiş toplumsallıklar sergilenir diye.

Fotoğrafçıların yarattığı Türkiye nasıl görünüyor? Biraz da oryantalist merakla her genç fotoğrafçının ilk aklına gelen konuların arasında bulunan balıkçılar, kahveler, pazaryerleri, zanaatlar, eski sokaklar, kırsal hayat, köy halleri… nasıl ele alındı bugüne kadar ve ortaya çıkan görüntülerin toplamı neye tekabül ediyor?

Balıkçılık mesela. Üç tarafı denizlerle çevrili bu ülkede bir türlü doğru dürüst yapılmayan, çevreyi kirleten, deniz canlılarının kökünü kurutan, ağır bir emek sömürüsünün ve insanlık dışı çalışma koşullarının egemen olduğu balıkçılık sektörü, ciddi problemler barındırmasına rağmen balıkçı fotoğraflarında bunların hiçbirini göremeyiz. Bize gösterilenler, romantik ışıklarla yıkanan zamanlara aittir, balıkçılık ise kim oldukları, nasıl yaşadıkları pek anlaşılmayan insanların, renklerle oynaşarak yaptıkları bir uğraştır. Bu güzellikler içindeki hayatta fotoğrafçı da, fotoğrafı çekilen de, fotoğrafa bakan da, hatta ölü balıklar bile mutludur.

En sık rastlanan ve severek çekilerek dolaşıma sokulan konulardan biri olan kahvehaneler de bu yaklaşımdan nasibini alır. Son kalmış “nostaljik” hislerin mekânı olanlar dışında ağır işsizliğin, yoksulluğun, hoyratlığın erkek mekânları olan kahveler, aynı zamanda, ağır politik ortamlardır. Kanaat, kararlar, siyasal tutum alışlar buralarda belirlenir. Peki, kahveler fotoğraflarda bize nasıl gösterilir?

Bu örneklerden yola çıkarak tipik bir zihniyete ulaşılır. Sorun güzellikleri görmekte değil, her ahval ve şerait altında bir güzellik yaratma bilinciyle donatılmış olmaktadır. Bırakalım bazı şeyler çirkin bile olsalar kendi gerçekliğiyle fotoğraflarımıza yansısın. Aksi takdirde, bugünden geleceğe, adına fotoğrafçı denilen büyük toplamın ürettiği görüntülerin yarattığı muhteşem bir Türkiye fotoğrafı kalacak. Şöyle ki: Alaca bulaca renkler arasında yaşayan, şen şakrak çalışan, huzur içinde dinlenen, melek gibi insanların, pembe yanaklı mutlu çocukların, korunmuş tabiatın cennet ülkesi Türkiye. Yalan.

Arada bir parazit yapan siyah beyazlarla sosyal problemlere, görünenlerin arkasındaki gerçeğe dair kafa yoran, hayata müdahil olmaya çalışan münasebetsiz görüntüler bu imajı bozmaya yetmeyecek.

“Bu kadar da olur mu?” diye geçiyor insanın içinden. Geçsin. Fotoğraf görmekle başlar malum. Görmek ise sadece fiziksel bir olay değildir. İnsan görmek istediklerini, ama asıl bildiklerini ve anladıklarını görebilir. Algıdadır mesele, ama algıyı hangi şartların yarattığını da unutmamak gerekir.

Fotoğrafçının zihniyet dünyasında gerçeğin fotoğrafına merak duyuluyorsa eğer, anlama gayretiyle birlikte “neden?” sorusuna cevap aramakla işe başlamalı. Bu soruya sahip olmak kolay değildir, yaşanan toplumu sorgulamayı esas almak gerekir. Bir problemin var olduğunu görmek yetmez, ona dair sorumluluk hissetmek gerekir. Klişe güzelliklerin  peşinde koşan zihnin meşgul olduğu “nasıl?” sorusundan farklı olarak “neden?” sorusu da önemlidir. “Neden çekiyorum?” cevaplanmaya değer bir soru olsa gerek. Ya topyekûn biz neden çekiyoruz? 

 

 






 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET - İlk Tasarım: G-Tasarım -

 

 

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa