ENGLISH
 
Editör/Yayın Yönetmeni

Selahattin Nemlioğlu

Yayın Kurulu

Zehra Soylu Çöplü
Reyhan Bilir
Ali Hakan İlban
Aygün Doğan
Salih Zeki İlban
Koray Özbaysal






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.net.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya@fotografya.gen.tr

ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 


DAĞLARIN EFENDİSİ ERSİN ALOK’LA KISA BİR SOHBET - REYHAN BİLİR, S. NEMLİOĞLU
PROFİL.jpg

DAĞLARIN EFENDİSİ - ERSİN ALOK


Dağlar, doğayla içiçe yaşayan tarih öncesi insanların tanrılarına yakıştırdığı yüce mekânlar. Anadolu’da dağların kayaların anlam kazandırdığı en büyük tapım kültü Ana Tanrıça. Hititlerin Kubaba’sı, Friglerin Kibele’si olan ve Anadolu topraklarında doğan bir kült. Sonraları Artemis, Hera gibi çok farklı isimlerle farklı toplumlara yayılmış. Ana Tanrıça, Kaya ile özdeşleşmiş bir imge, doğurgan ve yaratıcı, toprağın bereketinin insanı doyurmasıyla özdeşleşen bereketin kaynağı olarak kabullenilmiş. Ersin Alok, Anadolu’nun Ana Tanrıçasıyla ilgili sunumunda, ekranda fotoğraflar akarken, gür sesiyle onlara eşlik ediyordu. Ülkemizde fotoğraf kültürü gelişirken rol alan önemli isimlerden biri. Kendisine bu sunumla ilgili olarak sorduğumuz soruya; “Bu konudaki amacım insanlık tarihinin psikososyobiyolojik organizmanın anlama kabiliyetinin başladığı andan günümüze kadar olan serüvenini sizlere anlatmaktı” sözleriyle cevap verdi.
Ersin Alok’un önemli çalışmalarından biri olarak gördüğüm kaya resimleri, gizemli bir sis perdesi gibi. Bir kaya resmiyle karşılaştığında, sisin içinde bir resimle gizemli buluşma. Kendi sözleriyle; “20.000 yıl önceye değmek ve onu yaşamak benim için en büyük keyifti” dediği fotoğraflar. Binlerce yıllık ortak geçmişi içinde kısa birer zaman diliminde yaşayan insanların, gelecekte yaşayan insanlarla buluşması, yüzleşmesinin gizemi. Fotoğraflarımız da öyle değil mi? Var olabilmek, ölüme meydan okumak, geleceğe uzanabilmek çabasından nasibini almıyor mu? İnsanın dış dünyaya anlam üreten iç dünyasının zenginliğinin bir çığlığı gibi kaya resimleri.
Fotoğraf Müzesindeki sergisinde, portrelerini izlerken bir kez daha fotoğrafın bilgisayar ekranlarına sığmayacağına tanık oldum. Topluma malolmuş değerli kimliklerin, sohbet ederken bir karar anında deklenşörle dondurulan görüntüleri. Bu görüntüler anı ve görüntüyü belirleyen bir düşünce olmadan fotoğrafın çekilemeyeceğini, makinenin sadece amacı gerçekleştiren bir teknik olduğunu ortaya koyuyor. Kendi sözleriyle; “Kişiyi tanımak, kişiliğini yansıtan havasını bulmak, ışığını seçmek ve sonra da deklanşöre basmak.( Clik)”
Türkiye’de bir yüksek eğitim kurumunda fotoğraf bölümünün açılışı Mimar Sinan Üniversitesinde başlar. Bu süreçte kendisi aktif rol alır. Bu konuyu sorduğumuzda; “MSÜ Fotoğraf Enstitüsü’nün kuruluşu hatırladığım kadar 1979 da İstanbul’da alınan kararla, 1980 de Ankara’da Bakanlar Kurulu’ndan alınan özel kararla olmuştur. Bakanlar Kurulu toplantısında bizzat bulunarak, iznin alınmasına katkım oldu” sözleriyle yanıtladı. 
Kendisine zaman zaman dağların efendisi denir. Küçük yaştan itibaren dağcılığı sevdiğini, çok önemli çıkışlar gerçekleştirdiğini biliyorum. Bu çıkışlarda çektiği fotoğrafları da dağların neden tanrılarla özdeşleştirildiğinin betimler gibi. Bu ismin kökeninin sorduk; “Bu ismi bana veren Sayın Lütfü Özgünaydın’dır” dedi.
Kendisiyle biraz da fotoğrafa başladığı yılları sorduk, anlattı.
elbruz.jpg

16-1a.jpg
 
ERSİN ALOK :  Ben Ankara Atatürk Lisesi'nde okurken dağcılık yapmaya başladım, sene 1953. İlk sene seçmeler falan oldu ve ben ilk sene milli takıma girdim.  Bir addlevice yani Avusturya dağcılık klubünün müşterek bir çalışmasında birlikte olduk. İşte Erciyes’e Aladağlar’a birlikte gittik. Bu gidişimde bir gariplik vardı. Herkesin elinde bir makine fotoğraf çekiyor, benim hiç elimde öyle bir makine yok, yani çok üzüldüm buna, neyse o o bölüm bitti Biz Geriye döndük, ben o zaman babama dedim; “bir fotoğraf makinesi istiyorum.” Adamcağız da hayır demedi, “al parayı git istediğin makineyi al” dedi. Ben de ne makine alacağımı bilmiyorum ama işte bir makine aldım, adı da Pijon makinenin. 

Bir Japon makinesi ama çok enteresan, dağcılık çalışmaları Ankara'da devam ediyordu yani Atatürk Lisesinin son senesindeyim, Dr. Kurt Turnovsky ki diye bir jeolog var. Bu jeoolog MTA’ya görevli olarak çağrılmış, Türkiye'de jeolojik araştırmalar yapıyor. Ama o arada dağcılık dersleri de veriyor daha yüksek bir dağcılık dersi vermek için toplandığımız zaman, onun da elinde bir makine var, adam dağı taşı çekiyor, toprağı çekiyor, herşeyi çekiyor. Ben de merak ettim sordum; “siz herşeyi çekiyorsunuz, benim anladığım fotoğraf, arkadaşlarınız durur bir yerde ve onların resmini çekerim.” Benim Anladığım fotoğraf buydu, Kurt Turnovsky bana dedi ki; “her gördüğün şey yaşar sen ise yaşayanı çekebiliyorsan o zaman bir iş yapıyorsun.” Tabii ben bir şey anlamadım. Aradan bir kaç zaman geçti ben de bir iki dağ resmi çektim. Kurt Turnovsky ile beraber olduğumuz hafta sonları ona gösteriyordum. Adamın ban ilk itirazı; “Dünya düz fakat sen eğri çekiyorsun” oldu. Bana ve o eğriliği gösterdi bu birinci bölüm.

 İkinci bölüm aradan  1-2 hafta geçti,  o zaman siyah beyaz çekiyoruz,  henüz renkli fotoğraf yok. Dedi ki; “ Fotoğraf üç lekeden olursur, açık leke, orta leke, koyu leke. Eğer bunun bu üçünün  kombonasyonu aynı değerlerde ise  fotoğraf güzel olur. İşte o zaman fotoğraftır.” Bundan da yine biz bir şey anlamadık  ama ben bu üç leke  nasıl oluyor diye çekmeye devam ettim. Bu arada Asım kurt vardı, o da Allah rahmet eylesin öldü, gençler tanımaz, dağcılık Federasyonu başkanıydı. O da güzel fotoğraf çekerdi. Bir gün ona da dedim ki, ben bak böyle resimler çekiyorum, ne dersin, o da iki tane resmimi beğendi, hakikaten onlarda da siyah beyaz lekeler güzeldi.  

Babam Ankara'da o sene vefat etti, biz de İstanbul'a geldik. Ben de İstanbul'da Edebiyat Fakültesi psikoloji bölümüne girdim, çok merak ettiğim bir konuydu insan ve insan davranışı, ama bir yandan da dağcılık devam ediyordu. O senelerde İstanbul edebiyat Fakültesi'ne girenler yalnızca psikolojiden ders almıyor  ek olarak ayrı bir konudan daha ders alması gerekiyordu. Bu arada çok sevdiğimiz hocamız Profesör Muvaffak Uyanık Bey vardı. O da dağcılıkla ilgilileniyordu ve pre-historyacıydı. Birgün bana dedi ki; “biz Cilo dağlarına gidiyoruz sen de gelir misin”, tamam hocam gelirim dedim, ya ne olacak Cilo dağlarına gitmek nedir yani? Uzatmayalım biz Cilo dağlarına gittiğimiz zaman ilk defa kayaüstü resimlerini Muvaffak Bey gösterdi bana. Dolayısıyla onların fotoğrafının çekilmesi söz konusuydu. İş birden bire tabii çok ciddiye bindi, çünkü kayaüstü resmini çekmek öyle sahilde, denizde , dağda resim çekmeye benzemiyor. Çok hassas bir ayar lazım. İşte oluyor olmuyor filan. Bir de fotoğrafı hemen göremiyoruz o zamanlar, polaroid vardı ama bende yok . İstanbul'a geldik filmleri yıkadı içinden 3 tanesi aklı başında oldu, gerisi rezalet. Ben çok da üzüldüm bu işe, niye bu böyle oluyor dedim. İşte o niye böyle oluyor beni profesyonel yaptı. İşte sorduğun sorunun cevabı böyle.  Ersin Alok’un dünyasında fotoğraf iki yönlü gibiydi. Bir yanda profesyonel bir iş ama diğer yanda ise çok yönlü.

Hem kültürel hem gelişmeci bir yaklaşım. Bu pek olmayan bir şey. Ve fotoğrafla yaşayan biri olarak kendisinin fotoğrafa yaklaşımını, bakışını öğrenmek istedik.bafa 1.jpg

kagızman-k.jpg

ERSİN ALOK :  Şimdi burada çok önemli bir durum var . İstanbul'da 1966'da resim ve heykel Müzesi'nden bir yazı geldi bana, yazıda şunu yazıyor; “Paris'te 5. Paris bienali'ne fotoğraf ve resimle katmak isteyenler eserlerini şu tarihe kadar Resim Heykel Müzesi’ne getirsinler.”  Allah Allah ya ben de katılayım dedim. Bu toplama serginin adı nedir diye hiç unutmuyorum sordum, bana tek bir cevap verdiler, “Absürd” dediler, ben de Fransızca bilmiyorum, Absürd ne demek? Ben Absürdün ne olduğunu aramaya başladım.  Fransızca dil ekolojisi yapan Prof. Adnan Benk’e gittim, dedim ki; “Abi bak böyle böyle bir durum var, bu ne demek?” Güzel bir tanımda bulundu Adnan Benk,  dedi ki;  “Gerçek olup da gerçek olmayan”. 

Gerçek olup da gerçek olmayan nasıl bir şeydir? Fotoğraf makinesi gerçeği görür. Yani çektiği zaman o gerçektir. Ama hem gerçek olacak hem gerçek olmayacak. Neyse bu beni biraz kırbaçladı herhalde. Ben bu işi kovalamaya başladım, önümde iki ay bir zaman vardı. Bir hafta sonu Samatya'ya gittim, Samatya'da dericiler vardı o zaman. Rezalet kokar, acayiptir, yürüyemezsin. Koyunların üstündeki deriyi çıkarmışlar başı kalmış o başı da asmışlar. Alttan doğru baktığın zaman içi boş koyun gerçek mi koyunun şekli var gerçek ama içi boş, yani gerçek değil.  Neyse, orada biraz fotoğraf çektim. Ama bu fikir çok hoşuma gitti, sonra biz bunu bastık ve müzeye gönderdim .

Aradan biraz zaman geçti, zaman dediğim öyle dört ay filan.  Ruhi Su, Rasin Arsebük ve Ben, üçümüz bir Doğu Anadolu gezisine çıkmıştık. Rasin Arsebük resim yapıyor, Ruhi Su’da gitiğimiz köylerden müzikler topluyor ve sonra onları kendine göre yorumluyor. Ben de fotoğraf çekiyorum. Hiç unutmuyorum Erzurum’dayız, Çağ kebabı yiyoruz, bu arada radyoda bir yayın var, Türk sanatçısı Ersin Alok  Paris'te 5. Paris Binealinde Dünya birinciliği kazandı. Ersin Alok peki doğru da nasıl böyle bir şey olabilir, olur olmaz.  altı saatte Erzurum'dan böyle manyotolu telefonla İstanbul'a ulaşmaya çalıştık düşün yani altı saat oradan oraya, filan, sonunda Anadolu Ajansı’na  telefonu etmek daha doğru oldu. Anadolu Ajansı Paris'teki muhabirinden bir bilgi olarak geldiğini söyledi. Ben hemen İstanbul'a döndüm ve işi uzatmayalım Paris'e gittik, serginin açılışına gitmek demek, bana göre dünyanın değişmeye başladı an  anlamına geliyor.  O zaman kullandığım makina 6X6 Mamia C3’dü, onu da yanıma aldım. 

Orada Bana sordular, dediler ki ne yapmak istiyorsun? Ben iki şey yapmak istiyorum, bunlardan bir tanesi Altemira mağarasına gitmek istiyorum. Düşün şimdi Paris’ e gitmişsin Altemira mağarası diye tutturuyorsun. Adamlar da bir tuhaf oldular ama çok hoşlarına gitti. İkincisi de bir fotoğraf stüdyoasuna ama profesyonel büyük bir fotoğraf stüdyosuna elimi kolumu sallayıp istediğim zaman girip çıkmak istiyorum dedim. Şimdi tersten başlayalım fotoğraf stüdyosu bilhassa hanımları ilgilendiriyor. Vogue Dergisinin çekildiği stüdyoya beni atadılar. Yani başa dönersek ben Altimira’ya da gittim özel izin aldılar. O izinle fotoğraf çektim. Gelelim Vogue dergisine. Vogue Dergisine bir girdim ki hiç hayatımda böyle şey biliyorum ne de düşünebilirim.  Setler döner alanlar üzerinde bütün makineler ışıklar fian bir tarafta. Set dönüyor her dönen sette bir fotoğraf çekiliyor, ayakkabı, elbise çekiliyor, dantel çekiliyor. Bakıyorum onların çektiği makineyi ben hayatımda hiç görmemişim. Üzerinde Linhoff yazıyor, körüklü bir makina. 

Maria’ya sordum, “bu makine nereden alınır ya nerede bulunur”,  “sana onun adresini bulurum” dedi. Bu arada ben dünya birinciliği ödülü olarak da yani Kral Faruk'un bir ayda Paris'te harcadığı paraya eşdeğer  bir para aldım, 150 bin frank. Neyse bana adresi verdi. Dedi ki bu makine Münih'te bulunuyor Ben bunu öğrendim, tabii Paris'te akşam yemekleri çok hızlı ve güzel olur, yani onun altını çizmek istiyorum. Neyse biz pazartesi gününe kadar kaldık Tabii Pazartesi günü sabahleyin bir  express tren,  Gardio Ess’den kalkıyor. Ben geldim Münih’e, istasyona geldik, bir Taksiye bindim  ve adama Suphanmaire demeye kalmadı, adam Linoff mu dedi bana? Biz Linoff fabrikasına indik, kapıyı çaldım . Hani cebimde de az para yok yani bayağı yüklü bir param var yani kapıyı çaldım bir hanım açtı. Makine almak istiyorum, kadın çok şaşırdı, nasıl makine alınır, şimdi öyle anlıyorum. Yani o zaman öyle değil ama peki dediler bizi içeri aldılar. Beklenen bir yer var, bir adam geldi , Robredillo isimli birisi bir İspanyol, “ne istiyorsunuz” dedi. Dedim ki, “makinanın üstünde bir yazı var, ben onu yazmıştım defterime, Linoff bir makine almak istiyorum.” Adam, “bizde de böyle burada dedi makine hazır tutmuyoruz, biz sipariş üzerine makine yaratıyoruz” dedi, “ama ben size makinaları göstereyim” dedi. Koskoca Linhoff  fabrikasında beş tane makine var gösterilebilecek. Her biri aradığım değil ama beş tane. Bu benim not aldığım makinenin yeni de bir modeli var. Adam bana bir soru sordu, “siz ne çekmek istiyorsunuz?” Ben adama anlattım, “kayaüstü resimleri çekmek istiyorum, rock art çekmek istiyorum, binalar çekmek istiyorum, manzara çekmek, Dağlar çekmek istiyorum.” Adam dinledi dinledi ve dedi ki, “ne bizde ne de dünyada böyle bir makine olduğunu hiç bilmiyorum, bu söyledikleriniz için ayrı makinalar var. Size bir teklifim var yani mimari çekmek isterseniz şu makinamız olabilir, onunla röprodüksiyon ağırlıklı fotoğrafta çekebilirsiniz ama manzara çekmezsiniz. Yani manzaradan kastım deniz göreceğiz arkada ova göreceğiz falan böyle bir şey yapamazsın.” Şimdi karar vermek lazım, bu makina bana o zamanki rakamla 60.000 frank.  Ben 150.000 frank para kazanmıştım 60.000 Frankı oraya gidiyor, biz Osmanlıyız ya tamam dedik. Allah Allah öyle değil mi Ha ne olacak yani, kim korkar hain kurttan. Çarşamba günü Öğleyin yani öğleye doğru sizi bekliyoruz dediler. Çarşamba gününe kadar ben Münih’de biraz dolaştım . Çarşamba gününü iple çekiyorum, gittim çarşamba günü, neyse ortada bir sandık duruyor bizim makine o sandıkta. Robredillo,  “siz şimdi deneyin” dedi.  Şimdi o zaman film pack var. Çekiyorsun film kapanıyor. Derken 6 tane şase getirdiler, onların adı şaseydi. Şaseye filmleri koydular makineyi da önüme koydular adam cebinden bir kibrit kutusu çıkardı ve dedi ki, “buyurun, bu kibrit kutusunu çekin.” 

Ben dünya birincisi olan bir adamım, Paris'te böyle başka türlü yürümeye başladım o zaman, neyse bir kare çektim bir daha çektim bir daha çektim, filmler yıkandı geldi, o zaman camlı masa var, camlı masanın üstüne filmler kondu. Robrodillo da baktı, ben de baktım. Robrodillo dedi ki; “beğendiniz mi çektiğinizi.” Çok Politik bir cevap vermem lazım, olabilir dedim. Robredillo, “siz bu makineyi alamazsınız bizden” dedi.  Adama para vermişim 60.000 frank, adam diyor ki bu makineyi bizden alamazsınız, “neden” diye sordum. “Siz bu makineyi kullanmayı bilmiyorsunuz” dedi.  Çok doğru bilmiyordum, ne yapacağız, dedi ki bir 15 gün sonra burada bir kurs hazırlıyoruz ve 15 gün sürecek, siz de davetlisiniz,  gelirseniz seviniriz . Burada kalacağınız yer de  burası size makine hakkında yani Linhoff makineleri hakkında kurs vereceğiz. 
Ben tabii Maria’ya, 15 gün için Paris’e döndüm, daha sonra Münih’e geri geldim.  Ben hayatımda fotoğrafın nasıl olduğunu Münih’de Linhoff  fabrikasında öğrenmeye başladım. Filim nedir, filmin bayatı nedir, ışık ne demek filimde. Bir Film nasıl yıkanır, yıkamanın özellikleri kimyasal değerleri ve makina nasıl kullanılır asıl önemlisi o. Hepsi önemli de o da çok önemli bir bölüm. İşte ben o 15 günün sonunda, gelen bir 10 kişi falan vardı, dünyanın çeşitli yerlerinden gelmişlerdi. Herkese ödev verdiler, bana gelen kibrit kutusuydu yine ama bu sefer ben kibrit kutusunu eskisi gibi çekmedim. Robrodillo bir laf söyledi. “Kibrit kutusunu çeken her şeyi çeker. “
 
Makineyi aldım bugün 5 tane Linhoff’um var ayrı makineler olarak. İşte fotoğraf böyle başladı.  Türkiye'ye gelince zaten iş profesyonel olmaya başladı, ama benim niyetim Paris'te kalmaktı. 1968 Paris olayları talebe olayları başladı Paris'te sıkıştık, yapacak bir şey yok, İş güç yok. Ben dedim bir Türkiye'ye gideyim de işler düzeldiği zaman gelirim.  Türkiye'ye geldim. Bu sefer Türkiye'de başka işler gelişme gelmeye başladı, yani profesyonel işler gelmeye başladı. Biz onları da aldık filan, yine Paris'e gittim geldim, ama Paris işi sonuç itibariyle benim düşündüğüm gibi olamadı yani Ben Paris'te kalamadım. Paris’de kalmam için mutlaka evlenmem gerekiyordu, çünkü oturum almam gerekiyordu. Paris'te iş yapacaksan hukuki bir iş yani resmi bir iş olması lazım, yani fatura kesmen lazım, fatura kesebilmen için de Fransız vatandaşı olman lazım, Vergi dairesinden numara alman lazım. Hiçbiri olmuyor olmayınca biz dedik ki Türkiye dönelim de altı ayda bir falan geliriz dedik işler böyle devam etti. Türkiye’ye geldim. Ondan sonra devam etmeye başladım. Ama ondan sonra dünyanın pek çok yerinde iş yaptım, hala da yapmaya  devam etmek istiyorum. Yapacağım, inat bu değil mi?

Ersin Ağabeyle sohbetimiz devam etti. Onun tok ses tonuyla, akıcı anlatımıyla, onun yaşadıklarını biz de yaşadık diyebiliriz. Paris’e gittik, Münih’e gittik, Linhoff’u aldık ve Türkiyedeyiz. Tüm bu yapılanlar o günün şartlarında zor ve önemli işlerdi. Kendisine biraz da fotoğrafçıyı, fotoğrafı 

ERSİN ALOK :  Şimdi bir defa şunu ayıralım, fotoğrafçı ister analog olsun ister dijital  olsun, fotoğrafçı fotoğrafçıdır. Ne demek fotoğrafçı? Fotoğrafçı kendi karakterinde gören insan demektir . Yani o insan da psiko-sosyo biyolojik organizmadır, kültürü ile görür, yani ne kadar kültürün varsa ve o kültürü kadar kullanabiliyorsan, olması da yetmiyor ne kadar kullanabiliyorsan o seni bir yere doğru getirir.  Bir defa böyle bir şeyin olması lazım. İkincisi analog makine ile çekimin, tabii ki bugünkü tarihte zorlukları var, zorlukları var ama analog makinanın çektiğini bugün dijital makinalar yani işte öyle 60.000.000 piksel 80.000.000 pixellerle çeksen dahi ona erişemiyorsun.  Biz Geçenlerde Turkcell'e bir iş yaptık, 13 -18 analog makine ile çektik. “Turkcell nerede Turkcell orada, Turkcell nerede Turkcell burada diye çeşitli şehir manzaraları çektik ve onu da sekiz metreye büyüttüler. Hiçbir dijital çekim sekiz metreye büyüyemez, hiçbir zaman böyle bir şey olamaz. Yani sonunda reel olan işte mesela 60.000.000 pikselse 80 santim filan oluyor. Ondan sonra dijital dağılmaya başlıyor Ama analog hala yaşıyor. Yeterli analog sistemlerine sahip olacaksın. Onun nasıl olacağını bileceksin. O eğriyi yani filimden başlayan eğriyi gözünle neyi görmen gerektiğini ve makineye neyi göstermen gerektiğini bilecek ve sonunda da ufak bir hareketle deklanşöre basacaksın, şık diye, iş bitmiş olacak. Durum böyle.

Ersin ağabeyi bulduk, durur muyuz, devam ettik konuşturmaya, anlattırmaya. Kendisinden öğrenilecek çok şey var. Zamanı zorladık biraz da. Sanata değindik. Sanat ve fotoğrafa. 

ERSİN ALOK : Şimdi bunu iki açıdan görelim . Bir tanesi Sanat nedir, bir onun bir tarifini yapalım isterseniz. Yani sonunda tarifi olmayan bir şey için bir fikir yürütmek bence doğru değil. Sanat şuur ve şuuraltı materyallerinin müşterek faaliyeti sonunda ona ilave edilen estetik bir düşle ortaya çıkan bir yapıttır. Bu yapıt fotoğraf olur heykel resim olur seramik olur hiçbir şey fark etmez.  Mutlaka şuur ve şuuraltı materyallerinin müşterek çalışması gerekir. Bu çalışmaya estetik kavramdır diyemeyiz, yani mitolojiden başlayıp Yunan mitolojisinden başlayıp Mısır mitolojisinden başlayıp günümüze gelen bir estetik kavram var. Bu estetik kavramı kullanmamız lazım, bunu da yaptığımız işin içine sokmamız gerekiyor, ancak o zaman bu gerçek olabilir.

Şimdi gelelim fotoğrafa, bir işin fotoğrafla olması hiç önemli değil. Dört nokta arasındaki düzlemin içine, ben fotoğrafla bir şey koyarım, Reyhan fırçayla bir şey koyar, Selahattin çamurla koyar. O hiçbir şey ifade etmiyor, yani o bir şeyi değiştirmiyor bütün mesele o dört nokta arasındaki düzlemin içinde senin imzan olması önemli, çünki senin imzan varsa, senin karakterin, senin inancın ve inanarak yaptığın bir şey var demektir.

Bu bakımdan yani hiç önemli değil, fotoğraf mı,  yağlıboya mı, resim mi? Bana göre hiç önemli değil ama imzayı attıktan sonra önemli bir durum başlıyor. Çünkü onun içinde fikirsel bir bütünlüğün, anlatımsal bir değerin, verilmesi gereken bir mesajın, gizli dahi olsa onun bir anlamı var. Tabii Bu arada Sigmund Freud'un önemi bir kitabını bütün fotoğrafçıların da okuması gerektiğine İnanıyorum; “Totem ve Tabu”. Totem ve tabu, çünkü bizler fotoğrafçılar da dahil olmak üzere hep sembolleri kullanıyoruz . Cami çekiyorsun cami bir sembol oluyor bizim resmin içinde. Atıyorum bir kayanın üstündeki bir resmi çekiyorsun, o resmin bir anlamı var! Sen o anlama ek anlam yükleyerek senin dışındaki üçüncü şahıslara onu iletmiş oluyorsun. Bu çok önemli, önemli çünkü fotoğrafçı işlevini yerine getirdiği için önemli bir değer bu.

Bu güzel sohbetin içinde kaybolurken, sohbetin biri bir ruh gibi sardığını hissettik. Bu gün fotrğraf çok yaygın ama Ersin Alok’la konumuz olan fotoğraf başka birşey. Yazı bulunduğu dönemlerde Sümer’de, yazı yazabilenler dükkan açıyordu. Buralarda kayıtlar yazılıyordu. Zamanla herkes yazmaya başladı. Ama hala yazı ile değer yaratan, yazı ile sıradan işler yapanlar var. Bunların her biri farklı konumlanıyor. Fotoğrafın bireyin sahip olduğu kültrü yaşamının pratiğine taşıyabildiği noktada ürettiği işler farklı değerler içerir. Biraz da Türk Fotoğrafını sohbet edelim istedik.

ERSİN ALOK :  Efendim Türk fotoğrafı,  bilmeniz gerekir ki Muhaffak Uyanık Türkiye’den Avusturya’ya gittiği zaman orada ilk fotoğraf derslerini almaya başlar. Türkiye’ye geldikten sonra Şinası Barutçu ile beraber Ankara’da Gazi Eğitim’de dersler vermesi ile başladı denilebilir. Ama onun önünde Baha Gelenbevi var.  Baha Gelenbevi, Paris'te fotoğrafı öğrenmiş olan birisi ve o böyle bir konuyu kendine göre yorumlamaya çalışmış, gerçekten siyah-beyaz konusunda çok iyi biri.  

Fakat Türkiye'de fotoğrafın bir başka cephesi var Avusturya Konsolosluğu'nda çalışan bir casus olan Avusturya için casus olan birisi Türkiye'ye özel olarak gönderiliyor ve Türkiye'de fotoğraf çekmeye başlıyor, yıl 1935 -36 -37. Bu arada Atatürk'e haber veriliyor, Türkiye'de bir yabancı elinde makina  İnegöl'e gitse ya bu nedir diye hemen ortaya çıkıyor. Adamın da zaten saklanacak bir şeyi de yok.  Atatürk araştırıyor bu adamı, isminin Othmar olduğunu öğreniyor, Othmar Pferschy. Othmar, Avusturya Sefarethanesinde 2.katip gibi görünüyor, fakat adam Türkiye hakkında fotoğraflar çekiyor. Atatürk Avusturya konsolosluğuna telefon ediyor, “Sizde böyle bir adam var, ben o adamı almak istiyorum”. Atatürk’e hayır diyecek bir durum yok ortada, Othmar’ı Atatürk’e gönderiyorlar ve Atatürk Othmar’I işe alıyor. Bu işe alması Türkiye'de Basın Yayın diye bir bölüm var o zaman, Türkiye’de o Basın Yayının içinde  Othmar'ın çalışması gerekiyor. Atatürk, Othmar’a da diyor ki “Sen Türkiye’yi mi çekmek istiyorsun, al sana araba, al sana adam, git istediğini çek. “Othmar istediğini çekmeye başlıyor Bu arada İşin başında Vedat Nedim Tör var. Sevgili gençler bu isimleri ne kadar biliyorlar bilmiyorum ama yani çok önemli bir Vedat Nedim Tör eski adıyla sıçan Vedat derlermiş Vedat Tör’e.  Othmar çeşitli fotoğraflar çekiyor filan geliyorlar, işte Atatürk'e gösteriyorlar ve Atatürk de diyor ki “Git bunları Paris'te kitap haline bastır”. Onlar basılıyor, La Fotografie diye kırmızı bir kitap çıkıyor. Fotoğrafçı olup da Türkiye’de bunu bilmeyeni bence yatırıp dövmek lazım.  Bu kitap Türkiye'de çekilmiş ve Othmar gözüyle çekilmiş, Linoff makine ile çekilmiş ilk en önemli resimler. Atatürk de bu kitabı bütün dünya büyüklerine gönderiyor, Anadolu ve Türkiye böyle bir yer diye.  Bu kitabı mutlaka buluyorsunuz , mutlaka görüyorsunuz. .Bu kitaba bakmadan olmaz. Bu kitap bana soruyorsanız Türkiye’de Kur'an gibi bir şey, fotoğrafçının Kur'an kitabı bu. 

Bitmemeli diyorduk bu güzel sohbet. Israrla konuşturmaya çalışıyoruz, Ersin ağabeyi. Zaman akşam yemeği zamanı. Son bir konuya değindik, MSÜ fotoğraf Enstitüsü nasıl kuruldu. Gitmeye hazırlanırken yanıtladı.

ERSİN ALOK :  MSÜ Fotoğraf Enstitüsü’nün kuruluşu hatırladığım kadar 1979 da, İstanbul’da alınan kararla, 1980 de Ankara’da Bakanlar Kurulu’ndan alınan özel kararla olmuştur. Bakanlar Kurulu toplantısında bizzat bulunarak, iznin alınmasına katkım oldu. Bir Japon Türkiye'de fotoğraf çekme izni almak istiyor. Kemal Şığ Bey var o zaman Topkapı Sarayı'nda, Kemal Beye geliyorlar, işte Japon Türkiye'deki yani Topkapı Sarayı'ndaki parçalarının resimlerini çekmek istiyor. Peki demeden önce Ankara'ya sormak istiyor.  Bu japon Sözler veriyor, işte size makineler, gerekli araçlar vereceğiz, fotoğraf bölümü kurun diye. Bunun üzerine MSÜ fotoğraf Enstitüsü kurulmaya başlanıyor. Tabii Japon gişdiyor ve söz verdiği melzemeler gelmiyor. Ama bölüm kurulmuş oluyor.

Ersin ağabeyin zamanı dluyor ve bize ayırdığı değerli zamanı ve sohbetine teşekkür ediyoruz. Unutmayalım geçmişi olmayanın geleceği olmaz. Fotoğrafı bugüne taşıyan değerli insanlarla konuşmak, onları anlamak, bir geleneği sürdürmek, bir kültürü sürdürmek sorumluluk sahibi fotoğrafçı için önemli. Fotoğraf bir anlatıdır, bir iletişimdir, bir söz söyleme yöntemidir; fotoğrafçının kültürel ve teknik yeterliliğinin yaratcağı sinerjiyle değerli ürünler verir.




Ziyaretçi Sayısı:317
 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET

 

Copyright and "Fair Use" Information

Dergimiz ticari bir kuruluş olmayıp amatör bir yayındır. Fotoğrafçıları ve dünyada yapılan fotoğraf çalışmalarını tanıtmak amacıyla bilgi ve haber yayınları yapmaktadır.
Bir kolektif anlayışıyla çalıştığı için makalelerde yer alan fotoğraflar ve alıntıların sorumluluğu makalenin yazarına, fotoğrafçısına aittir.
Dergide yer alan içeriklerden ve ihlallerden derginin herhangi bir sorumluluğu yoktur.

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

Dergimiz fotoğrafla ilgili gelişmeleri duyurmak amacıyla çalışmaktadır. Ek olarak, ülkemizde yeterince tanınmayan yabancı fotoğrafçılar ve fotoğraflarıyla ilgili bilgi de aktarmaktadır. Makalelerde yer alan fotoğraflar HABER amaçlı kullanılmaktadır.

AdaNET Ana Sayfa X-Hall Instagram