ENGLISH
 
Editör/Yayın Yönetmeni

Selahattin Nemlioğlu

Yayın Kurulu

Zehra Soylu Çöplü
Reyhan Bilir
Ali Hakan İlban
Ertan Şide
Salih Zeki İlban






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.net.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 


Aykan Özener



SORGULAMANIN DAYANILMAZ GEREKLİLİĞİ ÜZERİNE [1]

Jean Baudrillard, 1996’da Sanat Komplosu’nu yayınladığında, artık çağdaş sanatın varlık nedeni kalmadığını ilan ederek sanat çevrelerinde büyük bir skandala yol açtı. “Sanat, bayağılığa, atıklara, vasatlığa, değer ve ideolojiye el koyuyor,” diye yazmış, çağdaş sanatın hükümsüz olduğunu, bir hiç olduğunu belirtmişti. Bu “saldırı” karşısında bazı eleştirmen ve küratörler Baudrillard ismini defterlerinden sildiler; işi bilenlerse, yankılar uyandıran bu parlak “skandalın” şehvetli ürpertisini hissettiler yalnızca. Sanat hakkında ne söylendiği önemli değildi, yeter ki sanattan söz edilsin. Dünya çapındaki “Yeni Sanat Düzeni” öylesine güçlü ve göz kamaştırıcıydı ki, kendisine yönelik her türlü tehdidi kışkırtmaya da, bu tehditleri sindirip massetmeye  de muktedirdi. Sanat Komplosu’nda Baudrillard da tam olarak bunu iddia ediyordu: Eleştiri; bir eleştiri yanılsamasına, tüketim düzenine içkin bir karşı söyleme dönüşmüştü. Günümüzde sanat, tıpkı herhangi bir ticari işletme gibi, kariyer fırsatları, kârlı yatırımlar ve yüceltilmiş tüketim nesneleri sunuyor. Sanatla ilgisi olmayan her şey sanata dönüşmekte. Roland Barthes, “Amerika’da cinsel ilişki dışında her yerde cinsellikle karşılaşabilirsiniz,” derdi. “Şimdi her yerde sanat var, sanatta bile.” Sylvère Lotringer
 
Jean Baudrillard, 1968 Devrimi ertesinde düşünce dünyasında yaşanan Paris merkezli radikal dönüşümün avangardıdır. Onun geliştirdiği “simülasyon”, “hiper gerçeklik” gibi kavramlar bugün kültürel eleştirinin anahtarlarını oluşturur. Baudrillard’ın Sanat Hayat dizisinden yayınlamaya devam edeceğimiz çağdaş sanat ve estetik üzerine incelemeleri, çağdaş sanat üzerine düşünenlerin temel referansları sayılır. (Kitabın arka yüzünden aldım bu kısa özeti. Kısa ama benim anlatmam istediğime, tamı tamına yol açtığı için.)

Bu satırları yazarken eşlik eden Ezginin Günlüğü’nün   “Akıntıya Karşı”  şarkısının dizeleri de destekliyor beni. 

“Dünya inan ki bildiğin gibi değil çocuk 
Bir dümensiz sandal, belki oyuncak bir kayık 
Leyla sensin, sevdiğin hayal değil çocuk 
Eski bir sevdadır akıntıya karşı yolculuk” 


Şimdi sanatta yarışma işine buradan baktığımızda durum pek de yukarıdaki satırlarda yazandan uzakta değil ne dersiniz? Burada yapmak istediğim artık dillerimize pelesenk olmuş yarışma karşıtlığını sürdürmek değil. Amaç,  neden anlam ifade etmediğini, bizim zaaflarımıza çok teğet bir hal olduğunu gösterebilmek. Sonrası herkesin kendi kabulü. 

Yarışmalar konusuna yaklaşım birçok şekilde çıkıyor karşımıza; kimisi “yeni başlayanlar kendisini nasıl gösterecek başka türlü” derken, kimisi “parası yok kimsenin; belki yarışmalardan biraz para kazanır da malzeme yapar kendisine” diyor. Kimisi “isim başka türlü nasıl yapacak?” diyor. Bir diğeri “FİAP, AFİAP ünvanı almak için yarışmalara katılmanın şart olduğundan” bahsediyor. Ama kim ne derse desin kocaman bir sektör var etrafımızda bundan beslenen. Fotoğraf malzemesi üreticileri, belediyeler, çeşitli sanayi kuruluşları, bankalar, valilikler vb. en sık yarışma düzenleyenler. Kimisi şehrini, beldesini bir tanıtım fotoğrafçısına çektirip tanıtacağına, kolay yoldan az paraya çok iş elde ederim diye işi yarışmaya döküyor, kimisi ise kültürel bir etkinlik yapıp vergiden düşüyor.

TFSF (Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu)’ye yakın zamanda bir proje sunduk ve kabul edildi (Ben, Özcan Yurdalan ve Yusuf Aslan ile yürütüyoruz bu projeyi. “Memleketimden Görsel Hikayeler” temalı bu projeyle Federasyona bağlı derneklere görsel hikaye oluşturmaları konusunda editörlük yapıyoruz.).  Bu bağlamda uzun zaman önce koptuğum derneklerle yeniden birlikte olma fırsatı geçti elime. Gördüğüm şu ki; çoğu fotoğrafçı arkadaş böyle bir şey bekliyormuş. “Federasyon yarışmadan başka bir şey yapmıyordu, bu yapılan işi çok önemsiyoruz ve destekliyoruz. Bu kaostan nasıl çıkacağımızı düşünürken birden bu proje girdi hayatımıza” vb. sözlerle destek çıkıyorlar bize. 

Bu süreçte gördük ki Federasyon da memnun değilmiş, işin içinden nasıl olur da çıkarız diye kara kara düşünürmüş. Yeni yönetim bu konuda geleceğe dair çok daha büyük projeler içerisinde yer almak istiyor. Bizim projeyi uzun zamandır süregelen krizin önünde bir yeni başlangıç olarak görüyor. Ama bununla birlikte burada yazmak istemediğim başka birçok dinamiği de var sürecin. Her an yapılacak bir seçimle proje sekteye uğrayabilir. Ya da devam edip bitirsek bile sonrası olmayabilir. Neyse bu konuya giriş sebebim bunlar değildi zaten. Asıl girme sebebim, derneklerdeki üyelerle olan yoğun buluşmalarda gördüklerim. Birçok dernekte konuşulanın falanca yarışmanın takvimi olduğunu görmem. İkili diyalogların çoğunda “önümüzdeki hafta şu festival başlıyor”, bu yarışma için “bu haftasonu şuradayım” vb. diyaloglarla karşılaştım. Haksızlık etmeyeyim tam tersi düşüncede olanlar da yok değil. “Ben artık şu festivale gittiğimde yanıma makinemi almıyorum bile” diyen fotoğrafçı dostlarla da karşılaştım. Şunu gördüm ki bu yarışta birçok kişi tavşan olmaya çalışıyor; kaplumbağanın yanında olanlar hep azınlıkta.

Bu yarışma meseleleri benim de başıma gelmedi değil.1980’li yıllarda AFSAD (Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği) çatısı altında başladım fotoğrafa. Şimdiki kadar sektör haline gelmese bile, o zaman da vardı ufak tefek fotoğraf yarışmaları. Genç fotoğrafçılar olarak girilen bu yarışmalarda sesimizi duyurma, işimizi gösterme fırsatı geçerdi elimize. Bunlar da genel olarak dernek içinde açılan ‘Ayın Fotoğrafı’ gibi küçük, ödülsüz yarışmalar olurdu. O zamanlar neredeyse tek fotoğraf dergimiz olan Afsad’ın çıkardığı Fotograf dergisinde yer almak en büyük ödüldü. Zira internet vb. mecralarda yer alma, kendimizi, çalışmalarımızı gösterme şansı yoktu. Ayın fotoğrafı yarışmasında ilk üçe girersin; dergide işin yer alırdı. O yüzden 90’ların ortalarına kadar çıkan fotoğraf dergilerinde işinin yayınlanması başka bir şeydi. İşler değişmeye başlayınca ben de birçok arkadaşım gibi yarışmaları sorgulamaya başladım. Hatta bir ara abartıp özgeçmişime ‘90’lı yılların ortasından itibaren yarışmalara katılmamaktadır’ diye de belirtmek zorunda hissettim. Çünkü fotoğrafçılığı bir felsefe etrafında görmeye, düşünmeye başlamıştım. Kalıcı, uzun soluklu, sağlam işler yapmanın önemini kavramıştım. Sanat olarak bakıyordum yaptığımız işe. Sonuçta geldiğim noktada artık sanata da inanmıyorum. O yüzden elimden geldiğinde hikaye anlatmaya çalışıyorum. Kirlenen imgeye yeniden saygınlık kazandıracak işler peşinde koşuyorum. Tam belgelenilesi bir değişim çağının içinde olduğumuzu düşünüyorum. Kalıcı olanın bu olduğunu gördüm.

Kapitalizmin yükselişe geçtiği 2000’lerle birlikte fotoğraf yarışmaları başka bir hale büründü. Yarışmaların kendisi çılgın bir ihtiras yarışına döndü. Kimileri aylık gelirini artırmak için sanki bir at yarışı oynar gibi yarışma kağıtlarını doldurur oldu. Adeta yeni bir gelir kapısı oldu yarışmalar. Geçen günlerde bir fotoğrafçı arkadaşım anlattı; bazen aylık gelirini yarışmalarla elli bin tl. ye çıkaran fotoğrafçı tanıdığı varmış.

Aşağıda kaynağını bulacağınız makaleden aldığım bir tutam yazı, gelinen durumu bir parça da olsa özetlemektir.

“… Asya ile ilgili biraz deneyime sahipseniz ve bu yerlere gittiyseniz, bu görüntülerin kurgulanmış olduğunu, ve yerlilerin oraya gelecek fotoğrafçılara para karşılığı poz vermek üzere beklediklerini görürsünüz.

Bu nedenle, gezi fotoğrafı yarışmalarını kazanmış ve yayınlanmış bu tür fotoğraflardan çok miktarda görürsünüz. Beni korkutan, ürküten de budur. Çünkü bu tür fotoğraflar amatörlere ve gezi fotoğrafçılığına yeni başlayanlara “yarışma kazanmak ve adınızı yazdırmak istiyorsanız bu tür fotoğrafları çekeceksiniz, böyle davranacaksınız” şeklinde bir yanlış mesaj vermektedir. Bagan tapınağındaki rahip saati 15 dolara poz veriyor. Bu durumda tasarruf etmeye başlamanızda yarar var. Modeliniz ödül getirecek fotoğrafı biliyor ve size hangi pozisyonda deklanşöre basmanız gerektiğini bile söyleyebiliyor. Bir 15 dolar daha verirseniz size duman yayan bir cihaz da temin ediyor!

Bu yarışmalar bize: “özgün bir bakış açısı ile güzel bir hikayeyi, girift bir kompozisyon ile anlatacak en özgün çalışmayı seçeceğiz” demiyor. Onun yerine “ Eğer ödül kazanmak istiyorsan git ve popüler olanı çek. Köprüden geçene kadar ayıya dayı de!” diyor. 

“Kendimize göre özgün olanı” aramaya çalışmak “özgün olmayan” görüntüleri yeniden üretmek ya da daha az fotoğraf çekmek anlamına gelir

Böyle yaparsanız fotoğrafladığınız insanlara ve çekmiş olduğunuz fotoğraflara bakanlara karşı doğru bir iş yapmamış olursunuz. Yalan söylememişsinizdir ama yalana benzer bir şeydir söylediğiniz...”
[2]

Profesyonel fotoğraf yarışmacıları diye bir sıfat çıkmış ortaya. Bunu geçenlerde bir arkadaşımdan öğrendim. Fotoğraf alanında ne iş yapıyorsun diye sorduğun bir soruya “ ben profesyonel fotoğraf yarışmacısıyım” cevabını verebilirlermiş yani. Son dönemde hiçbir şeyden dumur olmamayı öğrenen bendeniz şaşırmadım tabiî ki. Toplumun her katmanında bir yozlaşma, ilkesizlik almış başını giderken bu konuda bir beklenti içine girmek komik elbet. 

Geçen sene bunlardan birisiyle Hatay’da bir festivalde karşılaştım. Bir foto safari (bu arada foto safari adı her şeyi açıklıyor zaten, bir avcılık durumu var.) kapsamında yarışmacılardan birisinin nasıl gözünün döndüğüne şahit oldum. Hatay’da İpek Böcekçiliği meşhurdur bilirsiniz. Onun en son ustasıyla sohbet ediyoruz. Ziyaretimiz sırasında en eski yöntemle ipek böceğinden ipek elde etme işlemini belgelemek istedim. Güzel bir sohbet sonrası bu ritüele alışkın olan amcamız bana sakin sakin bir poz vermeye kalktı. Tam deklanşöre basacağım tepeme bir adamın sıçradığını gördüm. Tepem derken su kaynatılan taş ocağın üstüne arkamdan fırladı yani. Saygısız adam, bir merhaba demeden,  “amca yukarı bak, sopayı şöyle tut!”  vb. şekilde talimatlar vermeye başladı. Adama sen ne yaptığının farkında mısın vahşi adam diye seslendim. Ağzıma geleni saydım. Hiç oralı olmadı. Acelesi varmış, festival içinde yer alan bir foto safari için fotoğraf çekmek zorundaymış falan. 

O sırada bahsettiği yarışmanın jürilerinden birisi yanımdaydı ve bana manalı bir gülücükle sıkma canını dedi. Bir minibüs dolusu adam inanmayacaksınız foto safari yarışmasına çıkmış. Oradan oraya Hatay’ın değerlerini fotoğraflayıp yarışmaya katılacaklarmış. Ödül çokmuş falan filan. Of anlatırken bile içimin sıkıldığı durumlar.

Sonuç olarak giriş yaptığım bölüme ne kadar benziyor bu yarışma meseleleri. Ödül almak için birbirinin tıpkısı bir sürü fotoğraf çekmek. Hatta bunlar için rağbet gösterilen turlara katılıp, bir kucak dolusu para ödemek. Kaz gelecek yerden yumurtayı esirgememek.

Sanatla ilgisi olmayan her şey sanata dönüşmekte.

İşte tam da bu noktada durup düşünme vakti değil midir? Aslında bu kirlenmeyi toplumun her kesiminde görmekteyiz uzun bir süredir. Her şey kendimizi, kendi öz irademizle yaptığımız işlere karşı dürüst olup sorgulamaktan geçiyor. Ne dersiniz? Karar sizin.

[1] Bu makale 2017 Mayısında Kuala Lumpur’da Travel Photographer Society Kuruluşunda yaptığım konuşmanın yeniden toparlanmış halidir.
[2] Yazar: Abir Abdullah, 1971 Bengladeş doğumlu, Fotomuhabiri / fotoğrafçı / Halen European Pressphoto Agency muhabiri (çn) Çeviri: Abdulla Sert, Haziran 2017, Mersin








Ziyaretçi Sayısı:1000176
 
   
 
   
 

Barındırma: AdaNET

 

Copyright and "Fair Use" Information

Fotoğrafya'da yayınlanan yazıların, fotoğrafların ve kısa filmlerin sorumluluğu
yazarlarına/fotoğrafçılarına/sanatçılarına/film yönetmenlerine aittir.

AdaNET Ana Sayfa X-Hall Instagram