ENGLISH
 
Editör/Yayın Yönetmeni

Selahattin Nemlioğlu

Yayın Kurulu

Zehra Soylu Çöplü
Reyhan Bilir
Ali Hakan İlban
Ertan Şide
Salih Zeki İlban






Fotografya Yayın Kurulu
adına İmtiyaz Sahibi
Ş. Uğur Okçu


E-Mail Fotografya
fotografya@ada.net.tr

Yayınlanmasını İstediğiniz
Fotoğraf Haberleri İçin

fotografya_haberler
@ada.net.tr


ADANET Fotoğraf Editörü

Ş. Uğur OKÇU
 
Laleper Aytek

   

FOTOĞRAF-SERGİ-İNSAN-MEKÂN-HAYAT-DUYGU: GÖZ ARDI ETTİKLERİMİZ

Bir sergide,
Bir fotokitapta, 
yahut
tek bir karede ne anlatırız?

Fotoğrafla ne anlatırız?
Fotoğrafta ne anlatırız?

Hangi zamanı,
Hangi duyguyu,
Bir soruyu
ya da hiç bilmediğimiz, tanımadığımız bir yeri/bölgeyi/ülkeyi?
Küçücük bir odayı
Sonsuz bir bahçeyi,
Bir mevsimi, sesini, öfkesini bir şehrin, yüzünü, sokaklarını, insanlarını...
Bir bakışı, bir kaçışı,
Bir cümleyi, bir soruyu?                          
Coşkuyu, hiç kavuşulamayanı, Aşk’ı,
Yağmuru, rüzgarı, geceyi, korkuyu, isyanı belki...
İçimiz(d)e birikenleri, sormaya çekindiklerimizi,
Gözümüzden kaçanları, yok saydıklarımızı, 
Kendimizi,
Kayıpları...

Güzel bir manzarayı?
Neyi anlatırız?
Niye anlatırız?

Güzel: bakar.  (güzele bakılır.)
Çirkin: sorar.  (çirkin görmezden gelinebilir!)

Göz uysaldır güzelde, 
Çirkindeyse huysuz.

Tanımlanan: biter.  Sonludur.
Belirsiz olan: çoktur.  Sonsuzdur.
Bir sorusu, bir derdi vardır bir tanıma sıkıştırılmayıp, kendine ait yolunu bulan görüntünün. 
Çoğalan ve çoğaltan işte tam da kendi başına buyruk yol alışıdır görüntü(cü)nün...

Belirsizlik karmaşıklaştırır, cevap olmaktan çok sorudur. Fotoğrafçının kendi hikayesinden herkesin kendine ait hikayesini bulmasının önünü açabilmek ancak böylesi bir bilinmezle, hissedilen ve hissettirilenle mümkün olabilir. 

Çünkü ancak o zaman;
hayata dokunur,
hayat gibi olur,
hayattan olur.
Ancak o zaman;
hayata karışır,
hayatla buluşur.
yoksa;
sessiz,
kimsesiz,
nefessiz,

ve herkeste aynı kalmaya, akılda kalmamaya, punctum olmamaya, studium’a sıkışmaya, gelip geçiciliğe, bir “like”, bir heves olmaya mahkumdur.

eksiktir hayatı,
bir ya da çok eksiktir,
ve eksiltir.

Fotoğrafta ve fotoğrafla “bellek aracılığıyla bağ kurulabilecek bir yer olmaktan çıkmış bir ‘hiçbir-yer’ atmosferi kurgulamak” [1]   gerekir. 
Görüntünün düz anlamlardan (denotations) kurtulup, yan anlamlar, çağrışımlarla (connotations) çoğalabilmek üzere ihtiyacı olan nefestir bu...

Hiçbir yer çok yerdir,
Hiçbir insan çok insan...

Zamansızlık tüm zamanları çağrıştırabilir, tüm çağrışımları özgürleştirebilir ama tekil ve belirtilen zamanlar görüntüyü farklı okumalardan mahrum ederek tek bir tanıma, bir anlama(ya) hapsedebilir.

Çünkü, tanımlamak rahatlatır.
Bilin(e)meyen ise rahatsız edicidir, ele avuca sığmayandır.

Görüntü avcısının asli görevi, görüntüyü kendinden ve yaşadığı zamandan bağımsızlaştırmak, zamansız kılmaktır. Bu, fotoğrafın da fotoğrafçının da özgürleşebilmesinin önemli koşuludur. 

Bir fotoğraf serisine/seçkisine eşlik eden farklı her mecra ancak kendi soyutluğunda (var olan kavramsal, düşünsel yahut duygusal bir üst başlık/tema çerçevesinden yola çıkan) salt bir açıklama olup kendini ve diğer işleri tek bir tasvire, düz anlatıma mahkum etmediği koşulda görüntüyü çoğaltan bir ilave unsur olur.

Aslolan tabii ki ve öncelikle işin kendisidir. Görüntüyü oluşturan, teknik yapı, form, kompozisyon önemlidir. Ama bunlardan da önemli olan, tüm bu bileşenleri fotoğrafçının derdini anlatmak üzere nasıl dönüştürdüğü, form-içerik-bağlam çerçevesinde nasıl kurguladığıdır [2].  Fotoğrafçı çekim sürecinde içgüdüleri, duyguları, soruları ve akıl karışıklıkları ile vahşi, yönü netleşmemiş bir avcı olabilir. Çünkü bu süreçte aklını, beynini Anders Petersen’in ifadesiyle, yastığının altına saklaması, kalbiyle ve midesiyle çekim yapması beklenir. Üzerinde çalışmaya karar verdiği konu/kavram/mesele bu süreçte sarsıntıya uğrayabilir. Çekimler yapıldıkça bağlam kendini netleştirmeye, dışardan içeriye, asıl meseleye doğru bir yolculuk başlar. Kısaca ilk kareden son ürüne (sergi, kitap, sunum vd.) birbirini tetikleyen süreçler birbiri içinde(n) doğar, ölür, yeniden kurgulanır, sorgulanır, kararlar, kararsızlıklar birbirini izler. Yapılır, bozulur, vazgeçilir, göz-kalp-akıl süreci tamamlanır ve sonunda “bir hale” kavuşulur. Bir fotoğraf projesi bulunan anlamlardan kurulan/kurgulanan farklı, çok katmanlı anlamlara böyle dönüşerek/değişerek tamamlar yolculuğunu.
Projelerine verdikleri isimlerle fotoğrafçılar/sanatçılar içlerinde biriken hikayeyi, söylemek isteyip de kelimelerle, cümlelerle belki de o kadar güçlü ve bir nefeste ifade edemedikleri iç seslerini, adeta patlamaya hazır bir bomba gibi tek bir kelimeyle, bir soruyla izleyicinin eline, gözüne, aklına, kalbine bırakabilirler. 

Tıpkı, 27 Nisan -26 Mayıs 2018 tarihlerinde İstanbul’da, Pilevneli Galeri’de açılan Tayfun Serttaş’ın  “flashblack” sergisi gibi. 

  



Türkiye’nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçısı olan Maryam Şahinyan’ın (1911-1996), 1935 ile 1985 yılları arasında Beyoğlu Galatasaray’daki stüdyosunda altmış yıl boyunca çektiği 100.000’den fazla cam negatif arasından (yanılmıyorsam cam negatifler üç ya da dört yıllık inanılmaz bir ekip çalışmasının ardından baskıya hazır hale getiriliyorlar) seçilen 11.000 fotoğraf bir Tayfun Serttaş sergisi olarak Dolapdere’deki Pilevneli Galeri’nin duvarlarında sergilendi. Tayfun Serttaş bu sergiyi yapma amacını “o günkü toplumla bugünkü toplum arasında hem bir yüzleşme hem de bir iletişim sağlamak” olarak ifade etmiş. Tıpkı Semiha Es gibi, tıpkı Yıldız Moran gibi daha düne kadar fotoğraf tarihimizin sayılmayanlarından biri olan Maryam Şahinyan’ın bu kadar çok sayıda fotoğrafının bir sanatçı işi olarak sergileniyor olmasıyla ilgili ilk duyduğumda kafamda soru işaretleri uyanmış olsa da, sergiyi gördükten ve Tayfun Serttaş’ın konuşmasını dinledikten sonra bunun haksız bir değerlendirme olduğunu fark edip, bu önyargılı düşüncemden utanıyorum. Tayfun Serttaş’ın anıtsal yerleştirmesiyle (Galeri’nin üç katlı bir duvarı ile orta katın üç duvarı Şahinyan’ın fotoğraflarıyla -her bir fotoğraf 10x15cm olarak- bir tür boz yap gibi sıvanmıştı) Maryam Şahinyan’ın fotoğrafları herhalde bundan daha görünür olamazdı.